Kısa Hikâye: Paralel Opera

Paralel Opera, askerlik hizmetimi yaptığım sırada kısıtlı vakitlerde yazabildiğim bir başka kısa hikâyedir. Bu hikâye, kitap yazarı Val Monte adlı bir kahramanın ilginç yaşantısını anlatır.

Val Monte, Her zaman uğradığı bir pubda sıradışı insanlarla tanışır ve onların hikâyelerini dinler. Bu kişiler onun kitaplarında birer kahraman olarak yer alır ve farklı hayatlarla ölümsüzleşir. Val Monte, bir başka gün aynı pubda Liza Karlon adlı bir kadınla tanışır ve yazdığı içeriği ona açmaya karar verir. Liza Karlon da bu eseri yayımlamayı teklif eder. Ancak, bunun karşılığında tek isteği vardır; Val Monte ile bir operayı seyretmek. Bu opera Ludum şehrinin lüks bir semti olan Darlon’dadır. Val Monte, operada, yazdığı kitabın oynandığını görür. Ancak, kitabı henüz yayımlanmamış, hatta böyle bir esere dönüştürülmek için yeterli süre geçmemiştir. Opera bittiğinde ise, Liza Karlon, Val Monte’a bütün sihri anlatır; eserinin bir başka zamanda yaşandığını ve böylece diğer paralel evrenlerdeki olaylara müdahale edebileceğini, hatta onun yazdığı eserlerin bütünüyle bir paralel evren oluşturabileceğini anlatır.

Paralel Opera adlı kısa hikâyenin kesinlikle gerçek kişi, olay ve yerlerle ilgisi yoktur.

İyi okumalar ve sağlıklı günler dilerim, sevgili okur!


Paralel Opera

Val Monte, cam bir kupaya doldurduğu buharı yükselen sıcak suyun içine yeşil çay poşetini birkaç kez daldırdı. Birkaç dakika sonra çay poşetini çöpe atmak yerine bardağın içinde bıraktı. Bazı insanların aksine, poşet çayların poşetini bardakta tutuyordu ve çayın yoğunluğunu artırıyordu. Kimisi bunun aksini yapardı ve poşeti doğrudan çöpe atardı. Bardağı iki eliyle kavrayıp, Ludum’un en ünlü poşet çay üreticisi Siptal’in en popüler ürünü yeşil çayın âdeta kaplıcalar gibi tüten buharıyla birlikte yayılan kokusunu soludu. Ağzında bir tebessüm belirdi. Çaydan bir yudum aldı. Yeşil çayın yoğun tadını ağzında hissetti. 

Gökyüzündeki yıldızlar yeryüzündeki Ludum’un canlı gece hayatını tüm hızıyla sürdüren insanlara göz kırparcasına parıldıyordu. Saat gece yarısını henüz geçiyordu. Val Monte, bardaktaki yeşil çayından birkaç yudum daha aldıktan sonra çalışma masasına oturdu. 

Masada, içinde üç siyah kurşun ve iki kırmızı kalemin yanında bir mavi ve bir de siyah mürekkepli kalem olan mavi kalemlik, I-Comp adlı bir dizüstü bilgisayar, üst üste konulmuş müsvedde kağıtların altında henüz yazı yazılmamış kağıtlar ve A5 siyah kapalı bir not defteri vardı. 

Odayı aydınlatan mavi masa lambasının altında siyah parlak tüylü, zeytin yeşili gözlere sahip bir kedi mırıldanarak uyuyordu. 

Val Monte, çalışma masasını, mavinin koyu bir tonu kullanılarak üretilmiş benzer ve üzerinde ahşap kaplamalı antika bir radyosunu koyduğu ceviz ağacından küçük masanın bulunduğu odanın cam kenarına yerleştirmişti. Odası Ludum’un ana caddesi Mavi Cadde’yi görüyordu. Mavi Cadde adını, hiç değişmeyen binalar arasındaki ışıklandırmalardan alıyordu. 

Monte, dizüstü bilgisayarının klavyesindeki tuşları kullanarak bir piyanist gibi zihnindeki eseri aktarmaya başladı. 

Sabah… 

“Okyanus Operası,” dedi. “Güzel olacak!” 

Mavi Cadde’nin tüm canlılığı devam ediyordu. Çevresinde büyüklü küçüklü binalar yükseliyor, bu binaların yüzeylerinde birçok reklam yer alıyordu. Gece âdeta bir süpernova gibi ışıl ışıldı. 

Sabahın ilk ışıklarına kadar, Okyanus Operası adlı kurgu romanını yazmaya devam etti, Val Monte. Kedisi Zeytin ise çoktan mamasını mideye indirmiş, odanın içine dolan doğan güneşin ışıklarıyla ısınıyor ve camın önünde geriniyordu. Bir süre sonra, Val Monte da Zeytin’i örnek alıp oturduğu yer de gerindi. Ardından bardağını alıp çalışma odasından çıktı. Ancak, odanın kapısını Zeytin için açık bıraktı. Bardağını bulaşık makinesine yerleştirdi. Buzdolabından bir kutu hazır kahvaltılık çıkardı ve mutfak masasında yemeye başladı. Bir yandan da kafasında Okyanus Operası’nın bölümlerini düşünüyordu. 

Aynı gün öğlene kadar evin içinde kitap okuyup Zeytin’le akşamüstüne kadar vakit geçirdi. Biraz da uyudu. Güneşi yerini Ay’a bıraktıktan sonra o da Mavi Cadde’nin ışıl ışıl arnavut kaldırımlarında yürümek üzere evden ayrıldı. 

Mavi Cadde’nin çeşitli zevklere hitap eden mekânları da vardı. Bu mekânların önünde ve içinde fazladan güvenlik önlemleri alınıyordu. Zira bazı insanlar robot tatmin noktalarını hor kullanabiliyordu. Tabii ki buralarda sadece insansı robotlar değil, doğrudan insanlar da vardı. Yirmi beşinci yüzyılın bu günlerinde artık orta çağlardan kalma düşünceler sadece tarihin tozlu kitap sayfalarında kalmıştı. İnsanlar arasındaki toplumsal sorunlar yirmi dördüncü yüzyıldaki büyük buhrandan sonra ortadan kalkmıştı. Toplumsal ayrımlar cesur aydınların, gazetecilerin ve çeşitli sivil toplum kuruluşlarının çabalarıyla neredeyse en aza indirgenmişti. İnsanlar artık kendilerini bilimsel, sanatsal ve toplumun geliştirilmesine yönelik işlere vermişti. 

Bilim insanları, ülkeler arası askeri çatışmaların yerine, yıldızlar arası seyahat ve paralel evrenler üzerine yoğunlaşmıştı. Teknolojik gelişmeler şaşırtıcı şekilde ileriye doğru ivme kazanmış ve bu da aynı zamanda ekonomik ilerlemeyi hızlandırmıştı. Ludum’un eğitim seviyesinin yükselmesi ve ekonomik düzenlemeler şehrin refahını yükseltmişti. Toplumlar arasında ayrım olmaması genel olarak şehrin her alanda gelişmesini sağlamıştı. Zira düşünceler ve kararlar ortak akıldan çıkıyordu. Bu da karar mekanizmalarının bütünlüğünü sağlıyordu. 

Val Monte, bu uyum içerisindeki şehrin Mavi Cadde adlı caddesinde, her zaman uğradığı puba girdi. Yeşil Orman adlı pub, adıyla özdeşleşmiş bir tabelaya da sahipti; yan yana üç yeşil çam ağacı logosu olan mavi bir tabelaydı. Yeşil Orman’ın içecekleri diğer publardan lezzetliydi. Zira burası, sıradan alkollü ve alkolsüz içeceklerin satılmasının yanı sıra, kendi içeceklerini de satıyordu. Bu ünü de popüler bir kök birası markası olan Kara Kılıç’tan alıyordu. 

Caddenin canlılığı arasında kendisini de öne çıkaran pubın kapısından içeri girince, burnuna lezzetli kızartma ve atıştırmalık kokuları hücum etti. Elbette burasının mutluluğu da her zamanki gibi atmosfere yayılmıştı. İnsanlar birkaç bardaktan sonra yakınlaşmış, sohbetleri koyulaşmıştı. Kimisi kahkahalarla birlikte konuşurken, kimisi de yanındaki arkadaşına dün gece yatak odasında yaşadığı heyecan dolu dakikaları kıkır kıkır anlatıyordu. Ancak, bazıları da vardı ki ya toplumsal olayları değerlendiriyor ya da çevreyi süzüyordu. Sanki kendisine bir masa ve belki de yatak arkadaşı bulabilmek için. 

Val Monte, pubın girişinin solundaki iki kişilik bir masaya oturdu. Arkasındaki perde masanın dışarıdan görünmesini engelliyordu. Masanın tam karşısında ise duvara asılı yüz elli beş ekran bir televizyonda, uzay temalı bir belgeselin yayınlandığı kanal açıktı. Televizyonun sesi kısık olsa da uzayın eşsiz görsel şöleni sessiz bir sergiyi andırıyordu. 

İçeride modern enstrümanlarla bestelenmiş müzikler çalıyordu. 

“Merhaba, Monte!” dedi, masaya yaklaşan bir kadın. 

Val Monte, o sırada not defterini omzuna çapraz astığı Harp marka çantasından kurşun bir siyah kalemle çıkarıyordu. 

“Merhaba, Tul,” dedi. “Nasılsın?” 

Tul, kot pantolonunun arka cebindeki dijital not defterini çıkardı. Sipariş almak için bekliyormuş gibi görünüyordu. Ancak, hâlâ Val Monte ile sohbet etme isteği olduğunu da gösteriyordu. 

“Teşekkür ederim!” İç çekti. “Yoğun bir gün oldu. Etrafı sabah birkaç saat düzenleme imkânımız oldu. Ancak, şimdi baksan, her şey başka bir yerde.” 

Tul, arkasından kendisine seslenildiğini duydu. 

“Bize dört Kara Kılıç getirir misiniz?” 

Arkasında baktı. Siparişle ilgilenmedi. Çevresine bakındı. Bir erkek garson o masaya yönlendiğini belirtir şekilde eliyle işaret yaptı. 

“Evet. Normalden yoğun görünüyor,” dedi, Val Monte. “Bu aslında iyi bir şey değil mi?” 

“Öyle, ama çalışma saatleri çok yoğun ve neredeyse on dakika bile dinlenemiyoruz. Çok büyük bir pub olmadığı için yine de şanslıyım,” dedi, Tul. Elindeki dijital not defterini açtı. “Aynı mı? 

“Evet. Önce, güzel bir gurme burger. Hani sizin şu Kyonlu şefin meşhur tarifiyle yapılmış olandan. Yanına da Acksen bira.” 

Tul, Val Monte’un söylediklerini not defterindeki listeden seçerek mutfağa iletti. 

Val Monte, Yeşil Orman’ın bu yeniliklerini seviyordu. Zira bu pubda klasik kâğıt ve kalem yerine, çalışanlara, I-Comp’un ürettiği dijital not defterleri dağıtılmıştı. Sistemi ise pubın stokuna göre sürekli günceldi. Eğer stokta sipariş edilen ürün yoksa, kırmızı işaretlenir ve defterden sıfır ile gösterilirdi. Siparişe göre de ürünler bir eksilirdi. 

“Hemen geliyor! Seni tekrar görmek çok hoş, Monte!” dedi, Tul. Mutfağa yöneldi. Yürürken bardaki arkadaşına göz kırptı. Tul ve bardaki kız arkadaşı birbirlerinden hoşlanıyordu. Bu durumu ise kimse yadırgamıyordu. Yadırgamamalıydı da… 

Ludum toplumu, gelişmişlik seviyesi için ırk, din, dil ayrımını desteklemeyip, cinsiyet ve dini özgürlüğü de bırakmıştı. Bu da toplumun, bu durumlardan doğacak herhangi bir olumsuzluğun çalacağı vakti ortadan kaldırmıştı. Sadece Yeşil Orman Pub değil, diğer mekânlar, özel ve devlet kurumları da dâhil olmak üzere, bu özgürlüğe kapılarını açmıştı. Hatta Ludum şehrini yetmiş yıl önce dört yıllığına yine bu özgürlükleri savunan bir belediye başkanı yönetmişti. Artık insanlar onları yavaşlatacak çağ dışı yönelimlere göre değil, insani ahlâka göre birbirleriyle iletişim kuruyorlardı. 

Val Monte, bir yandan belgesel izliyor, bir yandan da burgerini yiyordu. Not defteri ve kalemi yanı başında, masanın üzerindeydi. Zira aklına gelen sıra dışı fikirleri kitabı için daima not alıyordu. Ayrıca, çevresindeki insanları da gözlemliyor ve başka hayatlarla onlara kitabında yer veriyordu. İsimler ve cisimler farklı, davranışlar gözlemlediği kadar kitabına konu olan içeriklerde yer alıyordu. 

Burgerini bitirdikten sonra, Tul masaya tekrar uğradı. 

“Nasıl? İstediğin gibi mi?” diye sordu, kısa saçlarını kulağının arkasına sürüklerken. 

“Öyle!” diye onu onayladı, Val Monte. Temiz bir peçeteyle ağzını temizledi. “Bir bira daha alabilir miyim?” 

“Bugün önceki haftaya göre hızlısın.” dedi, Tul. 

“Burgerin lezzeti olağanüstü olunca, yanında içecek gayet iyi oluyor. Midemde tıpkı hoş bir süpernova yaşanıyormuş gibi hissediyorum.” 

Tul gülünce, Val Monte da eşlik etti. Tul’un uzaya merakını biliyordu. Bu yüzden onun hoşlanacağı dilden konuşuyordu. 

“Baksana! Birazdan vardiyam bitiyor. Zofia’nın da öyle. Buraya on dakika uzaklıkta, yeni bir kafe açılmış. Bizim yolun sonundaki antikacının yerine. Bize katılıp bir şeyler içmek ister misin? Kahvenin ithal olduğunu duydum. Övgüyle bahsediyorlar. Üniversiteden arkadaşım önerdi. Ayrıca, Zofia’nın bir arkadaşı da katılacak. Ne dersin?” 

Val Monte, tebessüm etti. 

“Çok teşekkür ederim. Ancak, eve dönüp kitabım üzerinde çalışmam gerekiyor. Dün bazı taslakları yazdım. Onları düzenlemeliyim.” 

“Hadi, Monte! Zaten çalışıyorsun ve üstüne kitabınla uğraşıyorsun. Kafanı boşaltman gerekiyor. Sadece birkaç saat.” 

Val Monte, saatine baktı. “Pekâlâ. Bir saat kalabilirim.” 

“Harika!” Tul arkasına döndü ve Zofia’ya baş parmağıyla Monte’un da geleceğini onaylayan işaret yaptı. Zofia da ona gülümsedi. Ardından bir shot viskiyi dikti. 

Val Monte, ikinci birasını içip bir yandan da notlarına göz gezdirirken masasına bir kadın oturdu. 

“Karlon. Liza Karlon.” dedi, elini uzattı. 

“Val Monte.” Kendisine uzatılan eli sıktı. 

“İzinsiz oturduğum için özür dilerim. Kitap yazdığınızı duydum. Bu yüzden sizinle sohbet etmek istedim. Umarım bir sakıncası yoktur. Eğer bir yayıncı arıyorsanız…” 

Val Monte şaşkındı. Daha önce insanlarla burada ya da başka mekânlarda sohbet ettiği olmuştu, ama bu sefer biraz ani gelişmişti. 

“Rica ederim, Bayan Karlon!” dedi. “Elbette, ben de kitabım hakkında sohbet etmeyi çok isterim, ama arkadaşlarımla bir kafeye uğrayacağız. Onları kırmak istemedim. Eve geçip…” 

Liza Karlon, Monte’un sözünü tamamladı. 

“Taslaklarınızı kontrol edeceksiniz.” dedi. Hafifçe gülümsedi. Bembeyaz, nizami dişleri göründü ve dudaklarını birleştirince kayboldu. “Bana Liza deyin, lütfen,” dedi. At kuyruğu siyah saçlarını omuzundan sırtına atarak… “Umarım, size Monte demem de bir sakınca yoktur.” 

“Hayır. Elbette Monte diyebilirsiniz.” 

“Pekâlâ. Seni fazla meşgul etmeyeceğim, Monte. Bu benim kartım.” İyi dikimli spor ceketinin ön cebinden üçgen bir kart çıkardı. Bu dijital bir karttı. Ancak, sabit bilgiler vardı; siyah ve mavi tonlarına sahip kartın üzerinde, üstte beyaz renkle ‘CEO – Liza Karlon’, altında da ‘Paralel Opera Yayınları’, bir cep telefonu ve bir de sabit telefon numarası, elektronik posta adresi ve faks numarası yazıyordu. 

Val Monte, bir yayınevi sahibinin böyle aniden kendisiyle iletişime geçmesine şaşırmıştı. Bir yandan da heyecanlıydı. 

“Müsait olduğun zaman, ne zaman olduğu önemli değil, beni ara ve kitabın hakkında konuşalım. Olur mu?” 

Val Monte, şaşkınlıkla konuşmaya başladı. Şaşkınlığı gözlerinden okunuyordu. 

“Elbette. Çok teşekkür ederim.” 

“Tanıştığımıza memnun oldum, Monte,” dedi, Liza. Gülümsedi. 

“Ben de. Hoşça kalın!” 

Yedi dakika sonra Tul ve Zofia, Yeşil Orman Pub’ndan Val Monte ile ayrıldılar. Yolda yürürken, Val Monte düşünceli göründüğü için Tul, mor kısa saçlarını düzeltirken, onun omuzuna eliyle hafifçe vurdu. 

“Masaya gelen kadın mı seni bu kadar düşündürüyor?” 

Val Monte, bakışlarını Tulâ çevirdi. Tebessüm etti. 

“Evet. Biraz düşündürüyor,” dedi. “Bana bir şey teklif etti.” 

“Ooo!” dedi ve güldü, Tul. Zofia da ona eşlik etti. 

“Hayır, hayır. Öyle bir şey değil,” dedi Monte ve güldü. “Kitabımı yayımlayabileceğini söyledi. Biraz ilginç, ama değerlendirmek istemiyor da değilim. Daha önce ilk kitabımı yayımlatmaya çalışırken neler yaşadığımı biliyorsunuz.” 

Zofia, ellerini dar kot pantolonunun ceplerine soktu ve konuşmaya katıldı. 

“Ben hatırlıyorum,” dedi. “Birçok yayıneviyle iletişime geçtin. Ancak ne yazık ki, neredeyse yüzde doksan beşi cevap bile vermedi. Cevap verenler de haklı olarak baskı projelerinin yoğunluğundan dolayı kabul etmediler.” 

Tul söze daldı. “Bazısı da senin kitabının türünün, kendi yayınevi politikalarına uymadığını söyledi.” 

“Doğru. Ne yazık ki…” Val Monte, iç çekti. 

“Üzülme!” dedi, Zofia neşeyle. “İşte! Sonunda senin eserini yayımlamak isteyen birisi var. Hem de kendisi teklif etti. Neydi adı?” 

“Liza Karlon. Paralel Opera Yayınları’ndan.” Cebindeki dijital kartı çıkardı ve gösterdi. 

“Liza… Karlon…” Zofia düşünceli bir bakış attı. “Tanıdık geliyor.” 

“Nereden tanıdık geliyor?” dedi, Tul aniden. 

Zofia ona bakarak dudaklarında dilini gezdirdi. 

“Hey!” dedi, Tul. Eliyle Zofia’nın omuzunu tuttu. 

“Şaka yapıyorum!” dedi. Zofia ve Tul’un yanağına büyük bir buse kondurdu. Yürürken sarıldılar. 

Val Monte da onların gülüşmelerine eşlik etti. 

O akşam bir saat kadar pub ile aynı sokakta bulunan kafede oturup, o çok övülen ithal kahveleri tadıp sohbet ettiler. Val Monte, buradan erken kalktı. Tul ve Zofia’ya veda ettikten sonra yavaş yavaş evinin yolunu tuttu. 

Mavi Cadde, sabahın ilk ışıklarına kadar daima canlı kalıyordu. Çevredeki kulüp, pub ve restoranlar dâhil, sokak lezzetlerine sahip tezgâhları görüyordu. Bazı tezgâhlarda rengârenk şekerlemeler vardı. Bazılarında kızartılmış çeşit çeşit meyve ve sebzeler vardı. Val Monte, ayrıca kapanmış sanat galerilerinin ve henüz açık spor kıyafeti, genç ve yetişkin kıyafet ürünlerinin reyonlarına sahip mağazalar, ıvır zıvır satan dükkânların, spor merkezlerinin yanından geçiyordu. İnsanlar keyifle yiyip içiyorlar ve sanki dört yüz yıllık savaşsız, acısız ve buhran olmayan günleri kutluyorlardı. Kimileri hararetle, dün akşamki basketbol maçını konuşuyor, kimileri de çalıştığı yerde yaşadığı komik bir olayı masa arkadaşlarına anlatıyordu. 

Val Monte, yaklaşık yirmi dakika boyunca yürüdü. Evinin bulunduğu binaya vardı ve evine girdi. Onu karşılayan her zamanki gibi Zeytin’di. Ayaklarına dolanıyor, mırıldanıyordu. Maması ve suyu hâlâ yeteri kadar vardı. 

Val Monte, kısa bir duş aldı. Ardından masasına oturdu ve eseri için yazdığı taslakları gözden geçirmeye başladı. Bir yandan da Liza Karlon’un teklifini düşünüyordu. Kartını masasında görebileceği bir yere koydu. Onu endişelendiren aslında teklifin kendisi değil, bu kadar ani olmasıydı. Düşündü. Düşünürken de taslaklarını inceledi.” 

“Merhaba! Liza Karlon ile mi görüşüyorum?” Val Monte, yatağına uzanmış telefonu eline almış. Ertesi günün sabahı Liza’yı aramıştı. 

“Evet. Siz kimsiniz?” diye sordu, Liza. 

Saat sabahın sekiziydi. 

“Ben, Val Monte. Yeşil Orman Pub’da tanışmıştık. Kitabımla ilgili görüşebileceğimizi söylemiştiniz. Umarım, uygun bir zamanda aramışımdır.” 

Liza Karlon güldü. 

“Evet. Müsaitim.” İç çekti. “Darlon’u bilir misin, Monte? Çok güzel bir opera binası vardır. Sokakları dardır, asfalt yerine arnavut kaldırımlarıyla bütünleşmiş yolları vardır. Çünkü motorlu araç yoğunluğu çok azdır. Yüzyıllar önce yaşanan savaşlar bölgeyi her ne kadar yıpratsa da oranın insanları, göçmenleri geri çevirmek yerine bir arada yaşamaya davet etmişler. Bu da toplumun daha farklı bir yola doğru yönelmesine sebep oldu. Elbette bu sırada bazı toplumsal sonuçlar yaşanmış. Yine de atlatabilmişler. Seni politik ve toplumsal konularla boğmayacağım. Ancak, varmaya çalıştığım nokta, bu düzene gelebilmek için kimlerin, neler feda ettiği ya da feda edebileceğidir.” 

Val Monte, politikayı gazetelerde okuduğu kadar takip ediyordu. Bazen politik programlar da izlerdi, ancak fanatik değildi. Yani her ne kadar önemli bir şey olduğunu bilse de politika, onun için kültür ve sanat bölümünde yazılan köşe yazılarından farklı değildi. İnsanlar objektiflik yerine genelde bağlı bulundukları bazı yönelimleri doğrultusunda yazılar yazar ve fikirlerini beyan ederlerdi. Ancak, doğrudan objektifliği tercih edenler de vardı. 

Liza Karlon, bir an durdu. Arkadan birkaç kişinin baskıya hazır kitaplarla ilgili konuşmaları duyuldu.  

“Doğru. Bu şekilde düzenlenmesi gerekiyor,” dedi, Liza. “Kusura bakma, şu an eşimin işlerini de üzerime aldığım için biraz fazla yoğunluk yaşanıyor. Normalden fazla…” 

Val Monte da Mavi Cadde’yi evinin penceresinden izliyordu. 

“Anlıyorum.” 

Liza Karlon, konuşmaya devam etti. 

“Bahsetmek istediğim şey, Monte, bazı fikirleri uygulamaya almadan önce farklı yöntemlerle bunların kullanılabilirliğini görmek gerekiyor. Bu yayınevinin amacı da budur. Demem o ki, benim ve eşim Herman Zoff’un, bunun için bir fikri var. Potansiyel kurgu eserleri bu projede kullanmak üzere yayımlıyoruz. Aynı zamanda destekliyoruz. Detayları telefon yerine yüz yüze konuşmak isterim. Konuşmamızın başında Darlon’dan bahsetmiştim. Yarın için Darlon Büyük Opera Merkezi’nde bir operaya biletlerim var. Akşam, saat yedi buçukta orada buluşalım. Olur mu?” 

“Elbette. Detaylı açıklamaların için teşekkür ederim, Liza.” 

“Sabredip dinlediğin için ben teşekkür ederim. Bu arada, kapatmadan, kitabının son taslaklarını tamamladığını tahmin ediyorum. Eğer kartımda yazan elektronik posta adresime gönderirsen eserini değerlendirebilirim. Konuşmadan önce de bir fikrim olur. 

“İlgin için ayrıca teşekkür ederim, Liza. Bugün son kez göz gezdirip göndereceğim.” 

Liza güldü. “Editörlerimiz bu sektörün en iyileridir. Endişelenme,” dedi. “Hoşça kal!” 

“Hoşça kal, Liza.” 

Val Monte’un kalp atışları hızlanmıştı. Heyecanını kedisi Zeytin’le paylaştı. Doğrudan dizüstü bilgisayarının başına oturmadan, kendisine bir yeşil çay hazırladı. Aklında hâlâ Liza’nın bahsettiği, eserdeki fikirleri kullanmadan önce bunların kullanılabilirliklerini nasıl kontrol edeceğiyle ilgili düşünceler vardı. Bu yüzden, bu durum da heyecanını büyük bir meraka dönüştürüyordu. Aynı gün akşama doğru Monte, hazır içeriği Liza’ya elektronik postayla gönderdi. 

Bir hafta sonra… 

Liza ve Monte, Darlon’daki Büyük Opera Merkezi’nde buluştular. 

Darlon, Mavi Cadde’ye göre çok daha lüks bir semtti. Öyle ki, binalar neredeyse bulutları yakalıyordu. Bu gökdelenlerdeki reklam panolarının çoğu lüks markalara aitti. Bu da burada yaşayanların sürekli tercih ettikleri markaların başında geliyordu. Neredeyse her gökdelenin ön yüzünde küçük ve büyük boyutlarda reklamlar vardı. Gökdelenlerin önlerinde lüks otomobiller ve toplu taşıma araçları yoğunlukta değildi. Genellikle bisikletler ve küçük motosikletler vardı. Ancak, toplu taşıma araçları sadece turistler içindi. Mağazalardaki kıyafetler ve diğer ürünler, normalden pahalıydı. Bu markalar sadece özel günlerde tercih edilirdi. Ludum’da her ne kadar ekonomik eşitlik olsa da bazen bu sınırlar değişebiliyordu. Fiyatları yüksek olması, satın alım gücünü de buna göre değiştiriyordu. Yine de Ludum’un her ferdi bu lüks yaşantıyı belli başlı toplumsal statülere sahip olmak istercesine kabulleniyordu. Her şeye rağmen, toplumun her bireyi bu lüks yaşantıyı tercih etmiyordu. 

“Val Monte?” 

Val Monte’un yanına lüks bir otomobil yaklaştığında kendisine seslenildiğini duydu. 

“Evet… Ah, Liza. Merhaba! Ben de şimdi varmıştım. Darlon’un etkileyici bir havası var. Burasının atmosferinde kaybolmuşum. Kusura bakma, fark edemedim. 

“Önemli değil.” Liza, aracın arka koltuğunda oturuyordu. “Gerçekten de öyle,” dedi araçtan inerken. Sonrasında araç aynı güzergâhta yola devam etti. 

Liza Karlon, şık takımlar giyinen bir kadındı. Bu akşam da siyah ve kırmızı tonlarının birleştiği bir takımla Val Monte’un karşısına çıktı. 

“Doğru söylüyorsun. Darlon, Ludum’un çoğu bölgesine göre biraz farklıdır. İnsanları, mağazaları, apartmanları, restoranları, barları ve hatta sokak hayvanları bile. Burada farklı bir şeyler olduğunu gözlemlemeye başladım. Bir şeyler ters gitmeye başladı, Monte. Mavi Cadde’de neler oluyor, hiç fark ettin mi bilmiyorum, ama Ludum’un genelinde bir şeyler farklı seyretmeye başladı. İnsanların davranışları değişiyor.” 

 Liza Karlon, çevresine bakındı. Sonrasında da opera binasına baktı. 

Opera binasının yola paralel iki yanındaki kulelerin dış mermeri, binanın açılışındaki ilk esere atıfta bulunan işlemelere sahipti. Binanın merkezinden yükselen ışıl ışıl mavi kubbe âdeta göz alıcı bir güzelliğe sahipti. Kubbeye vuran duvar ışıkları, bir renk cümbüşü yaratıyordu. Mavi kubbe olmasına rağmen kubbenin bazı bölümlerindeki cam bloklar farklı renkler oluşturuyordu. Binanın mermer taşları en saf hâlindeydi. Parlaklığı neredeyse bir ayna görevi görüyordu. Darlon’un canlılığı binanın mermerine yansıyor ve olağanüstü bir görüntü ortaya çıkarıyordu. 

“Opera binası sence de çok güzel, değil mi?” diye sordu, Liza. 

“Fevkalâde. Usta bir yapı olmuş.” 

“Öyle. Alderano Juar Parl’ın eseridir. Otuz iki yıllık bir proje sürecinden sonra, tamamlanması yüz elli yedi yıl sürdü. İnşası çok sancılı geçti. Yüz yirmiye yakın inşaat çalışanı, üç mimar ve bir şirket sahibi hayatını bu inşaat yerinde kaybetti.” 

Val Monte, Liza’nın bilgisine hayranlık duydu. Ancak, bu opera binasının inşasından sonra, ilgili firmanın tuttuğu kayıtların bir yangında yok olduğunu biliyordu. 

“Nasıl?” diye sordu, Monte, Liza’ya bakarak. “Nasıl oluyor da bu kadar emin konuşabiliyorsun? Yani, bilgi hayranlık uyandırıcı, zira ben yaptığım araştırmada bu binanın kayıt bilgilerinin bir yangında yok olduğunu okumuştum.” 

“Anlatacağım. Önce operayı izleyelim, olur mu?” 

“Pekâlâ.” 

Operaya giren büyük ve geniş merdivenlerden çıktılar. Kapının iki yanında iyi işlemeli iki mermer sütun vardı. Girişin üstüne merdivenlere kadar uzanan şık desenli kumaş bir çatı yerleştirilmişti. Operanın girişinde bekleyen iki görevli, Monte ve Liza’ya gülümseyip içeriye buyur ettiler. 

Opera binasının iç tasarımı büyüleyiciydi. Kubbenin içe altı çeşitli mitolojik kabartmalarla süslüydü. Erkek ve kadınların cazibe bölgelerini gösteren kabartmalar özenle tasarlanmıştı. Kabartmaların arkasında ise bu mitolojik sahneye uygun bir arka plan resmedilmişti. 

Monte, bu sanat eserini görünce bir süre kubbeyi izledi. Liza onun kolunu ipek bir kumaşı tutar gibi tuttu. 

“Harika, değil mi?” dedi, Liza. “Ornos’un bilinmeyen diyarlara yolculuğunu anlatıyor.” 

İkisinin de gözleri ışıl ışıldı. Opera binasının tek cazip noktaları bunlar değildi. Işıklandırması yeşil, kırmızı ve mavi ağırlıklıydı. Kubbenin alt kenar çevresinden dört farklı noktadan yerleştirilmiş cam bölümlere vuran ışıklar kuzey ışıklarını andırıyordu. 

Val Monte ve Liza, opera binasının gişesine ilerlediler. Gişede üçgen yüzlü, mavi gözlü ve yeşil uzun saçlı bir kadın ile kırmızı lensleri olan, siyah kısa saçlı bir erkek görevli bekliyordu. Sıra yoktu. 

“Erken geldik,” dedi, Liza. “Konuşmak için bolca vaktimiz olacak. Şanslıyız, Monte.” 

“Öyle görünüyor. O hâlde ne yapalım?” 

“Şimdiden salona girelim.” 

Liza ve Monte, operanın oynanacağı büyük salona girdiler. Salon bin iki yüz kişilikti. Operanın oynanacağı sahne görünmüyordu. Sahnenin önü, kırmızı kadife bir perdeyle kapatılmıştı. Salon mavi ve loş tonda ışıklandırılmıştı. 

Liza önden yürüyerek, koltuk alt kenarlarından ışıklandırılan merdivenleri yavaşça çıkıyordu. Arkasından Monte takip ediyordu. Binada sadece VIP üyeler için özel olarak ayrılan balkona, sahneyi tam merkezden gören bölüme oturdular. 

Liza, saatine baktı. 

“Henüz yirmi dört dakika var. Biraz kitabından bahsedelim. İşlediğin konu nedir, Monte?” 

Monte, oturduğu rahat koltukta duruşunu düzeltti. 

“Kitabın adı her ne kadar Okyanus Operası olsa da eser aslında bir opera edasında değil. Okyanustaki mitolojik bir serüveni konu ediniyor. Su yüzeyinde yaşam olmayan bir gezegende, okyanus krallarının mücadelesini işledim. Ancak, sıradan bir mücadele değil. Hem kralların politik hem de ekonomik mücadelesi üzerine yoğunlaşıyor. Politika benim çok yoğun çalıştığım bir alan değil, ama böyle bir öğeyi işlemek zorunluluğunu işin içine kattığımızda, araştırma yapmam biraz uzun sürdü. Yine de pes etmedim. Okyanusa yedi krallık hükmediyor. Bu yedi krallık arasında muharebeler olduğu gibi bazen de diplomatik kararlar ile birilerine üstünlük sağlamaya çalışıyorlar. Aileler ise öncelikli önem arz ediyor. Yedi krallığın da aileleri arasında evlilikler, ihanetler ve hatta suikastlar meydana geliyor. Biraz fazla kanlı, ancak dikkate değer mesajlar da var. Örneğin, sadakat ve güven bazı aile fertlerindeki kişiler tarafından öncelik taşıyor. Bazı kişiler büyük çapta bir muharebeyi göze alıp bunun sorumluluğunu üstlenmektense çoğunlukla, diplomatik olarak bu işi çözmeye çalışıyorlar. Çoğu zaman başarılı olamıyorlar. Nihayetinde büyük bir muharebe yaşanıyor. Ancak, sonrasındaki yıkımı gören ve bu muharebeden sağ çıkmış krallar, kraliçeler, generaller ve savaşçılar dâhil siviller tek çatı altında birleşmeye karar veriyorlar.” 

Liza Karlon, sonuna kadar Monte’u dinledi. Tüm dikkatiyle… 

Val Monte, konuşmasını tamamladığında, Liza gülümsedi. 

“Bu kadar.” dedi, Monte. 

“Yani, bir ütopya.” dedi, Liza. 

“Evet. Öyle de denebilir.” Monte da gülümsedi. 

Opera binasının koltuklarını seyirciler doldurmaya başlamıştı. Birkaç dakika sonra herkes yerini bulmuş ve sessizce operanın başlamasını bekliyorlardı. 

“Başlıyor.” dedi, Liza. 

Sahnenin kadife perdeleri yavaşça ardına kadar açıldı. Opera tüm ihtişamıyla, üflemeli ve yaylı çalgıların eşliğinde başladı. 

Birkaç saat sonra, uzun soluklu opera yedi arayla birlikte sonra erdiğinde Val Monte şaşkınlığını hâlâ üzerinden atamıyordu. 

“Ama nasıl olur?” diye sordu, Monte. 

“Beğendim,” dedi, Liza. “Gerçekten iyi olmuş. Hayal gücüne ve gerçekleri, bir kurgu eşliğinde çok da açığa çıkarmadın, insanlara anlatmaya çalıştığın içerik gayet yalın ve nokta atışı olmuş. Ayrıca, üslubunu da çok beğendim. Sen gördüklerini kurgusal bir evrene daha da detaya indirgeyerek aktarmışsın. Bu da herkesin harcı değildir.” 

“Kitabımda yapmaya çalıştığım şey o idi. Evet. Ancak, bunu nasıl oldu da operaya sadece bir hafta içinde aktardınız, merak ediyorum.” dedi, Monte. 

“O hafta içinde telefonla görüştüğümüzde bahsettiğim konuyu hatırlıyor musun?” diye sordu, Liza. Ardından balkonun girişinde bekleyen görevliye eliyle işaret yaptı. 

“Şarap?” diye sordu, Monte’a. O da olur anlamında başını salladı. 

“Bazı fikirler vardı,” dedi, Liza. “Bunları bir konuda uygulamaya almadan önce, kullanılabilir olmasını görmemiz gerekir. Sevgili eşim, Herman Zoff, yayınevine gönderilen eserleri inceliyor ve başarılı olanları bir projeye aktarıyor. Bu projenin bazı bölümlerini çıkararak daha önce sana bahsetmiştim. Proje, süzgecimizden geçen kurgu eserleri bir evren yaratmak için kullanmak üzerine kuruludur. Evren, bir sinema filmi, dizi, tiyatro ya da operanın…” derken gülümsedi. “…ve benzeri değildir. Doğrudan evren yaratmaktan bahsediyorum. Paralel bir evren yaratmaktan bahsediyorum, Monte.” 

Monte şaşkındı. 

“Şarabınız, Bayan Karlon ve Bay Monte.” 

“Teşekkürler, Lilac.” dedi, Liza. Lilac adlı görevlinin şık takımı göz alıcıydı. Üzerindeki kıyafetler kadife, Prusya mavisiydi. Beraberinde gelen robot servis aracının ekranındaki bir düğmeye bastı. Robot önden çıktı ve Lilac da Liza ve Monte’a gülümseyerek balkondan ayrıldı. 

“Peki, bu nasıl oluyor? Yani, bu paralel evreni nasıl ve nerede yaratıyorsunuz? Nasıl? Kim bunu mümkün kılıyor?”  

Monte’un şaşkınlığı karşısında Liza zevk alıyormuş gibi gülümsedi. Monte’un rengi atmıştı. Başını ellerinin arasına koydu. Soğuk soğuk terlemeye başladı. 

“Şaşkınlığını tahmin edebiliyorum, Monte. Konunun teknik anlamda detayını açmaya çalışırsam, sanırım beni deli olarak nitelendirirsin. Gerçi, şu an da aynı şeyi düşünüyor olabilirsin.” Liza güldü. 

“Kesinlikle deli olduğunu düşünmüyorum, Liza. Sadece olağandışı geliyor. Ancak, operada benim kurgumun oynatılması biraz farklı düşünmemi sağladı.” Şarabını bir dikişte içti. “Bunu öğrenmek istediğimi tahmin edebiliyorsundur.” 

“Evet,” dedi, Liza. Monte’a döndü. Ayak ayak üstüne attı. “Anlıyorum. Tahmin de edebiliyorum. Eşim, bu proje üstünde kırk iki yıldır çalışıyor. Bana ilk anlattığında ben de senin gibi davranmıştım. Ancak, bu şaşkınlığım, onun daha önce yaptığı benzer çalışmaları düşününce kısa sürdü. Eşimin hazırladığı projede mevzubahis olayı harekete geçiren makine karanlık maddeyle çalışıyor. Karanlık madde saf hâlde işlenmesi mümkün olmayan, ama onu maddeleştirerek kullanılması olanaklı bir kaynaktır. Bu zaman kadar çalışmayı mümkün kılabilmek için çok profesör ile çalıştık. Ne yazık ki, hiçbiri başarılı olamadı.” Liza, şarabından bir yudum aldı. Derin bir iç çekti. “Ne düşünüyorsun?” 

“Şaşırtıcı. Teknolojik ve bilimsel gelişmeleri takip ediyorum. Ancak, böyle bir makinenin ya da projenin varlığıyla ilgili bir şeye rastlamadım. Şimdi, bunun gizli bir proje olduğunu da düşününce haberimin olmaması gayet normalmiş. Yine de düşünmesi bile etkileyici!” Monte, ellerini iki yana açtı. “Peki, profesörlerin başarılı olmadığını söyledin. Nasıl mümkün oldu da başarıya ulaştınız?” 

“İşte her şey burada başlıyor.” dedi, Liza. 

O an ışıklar söndü. Monte oturduğu yerden kalkmadı. Koltuk dirseklerini elleriyle sıkıca kavradı. Tırnaklarını âdeta koltuğun ahşabına geçirdi. 

Yeşil, kırmızı ve mavi ışık huzmeleri yukarıdan aşağıya doğru indi. Bu renklerin dışında daha önce görmediği, şu an da doğal olarak tanımlayamadığı renklerle ortalık aydınlandı. Ancak, baktığı yönde sadece Liza’nın suratının işlendiği bir metal yüz vardı. Başının arkasından uzun yeşil, kırmızı ve mavi renkli kablolarla bağlıydı. Liza’nın yüzünün etrafını yukarıdan süzülen ışıklar aydınlatıyordu. O güzel yüzü şimdi metalik gri ve yeşil tonlarındaydı. Gözlerini açtı. 

“Sır,” dedi, sesi tiz bir tonla yankılandı. “Karanlık maddenin işlenip fiziksel hâle dönüştürülmesi bir sırdır. Ancak, bir gün insanlar bunu kontrol edip kullanabilmeyi de öğrenecekler.” Liza, gözlerinde bir sahneyi Monte’un gözlerinin önüne serdi. Okyanus Operası tüm canlılığıyla oradaydı. 

Monte’un gözleri heyecanla açıldı. “Muazzam!” dedi. “Her şey canlılığa bürünmüş ve gözlerimin önünde, tıpkı zihnimde yarattığım gibi…” 

Kırmızı kadife perde kapandı. Monte da gözlerini kapadı. 

“Her şey sır,” dedi, Liza’nın sesi. “Ama insanlar öğrenecek. Savaşlar, zalimlikler, zorbalıklar hiçbir zaman çözüm olmadı. Olmayacak. İnsanlar farkına varacaklar; altın düzen içinde, güvenle ve refah içinde yaşayacaklar. İnsanlar öğrenecek…” 

Val Monte, gözlerini açtı. Opera binasındaydı. Kimsecikler yoktu. 

“Sır,” dedi, kendi kendine. “Hızla binadan çıktı ve evine döndü. Taslaklarını karıştırdı. Yazdığı her şeyin, Liza’nın evrenine zaten müdahale edebildiğini anladı. “Karanlık madde. Ben de fiziksel maddeleşmiş hâliyim. Ne yazarsam, yazdıklarım benim hikâyemin paralel evreninde yaşanıyor. Harika! Bu bir zincirleme etki gibi…” 

Eserindeki muharebeleri ve ölenleri düşündü. Kendi kaleminden çıkan korkunç olayları düşündü. 

Yüzü asıldı. 

“Her şeyi yoluna koymam gerekiyor,” dedi. “Evet. Kimse zorbalıklara, yoksulluklara, muharebelere ve diğer kötülüklere maruz kalmayacak. Benim dünyamda böyle olmayacak.” 

Zeytin, masaya çıktı. Val Monte’a yeşil gözleriyle baktı. Miyavladı. Monte’un burnunun ucunu yaladı. Sonra kucağına yattı ve mırlayarak uykuya daldı. 

Son

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.