Öykü yazarken ders vermek yerine o anı da yaşatsak?

Öykülerin günün sonunda her zaman ders verme amacı gütmesi gerektiğini düşünmek ne kadar yanlışsa, tamamının ders vermemesi gerektiğini düşünmek de o kadar yanlıştır.

Bir ara internette sörf yaparken bir gönderiye denk geldim. Öykü yazmak için bir dersiniz olmalı, diyordu. Hayır, yazdığınız her öykü didaktik bir şekilde yazılmamalı! Zira vermek istediğiniz o derse vakıf olduğunuza kim karar veriyor? Bir yayına gönderecekseniz bile her yayın sizden aynı şeyi istemeyebilir; A Dergisi, ders verme amacı güden peri masalı talep edebilir ya da B Dergisi, tıpkı Edgar Allan Poe’nun yazdıkları gibi okuyucunun ruhunun derinliklerindeki karanlığı ve klostrofobiyi hissetmesini sağlayacak öyküler kabul edebilir. Her ikisinin de birbirinden üstün olduğunu düşünmenin yanlış olduğu kanaatindeyim.

Didaktik öyküler toplumun aksayan yönlerini aktarmak için ne kadar etkili bir araçsa, macera öyküleri de bireyin rutin yaşamındaki tekdüzeliğinden ve hayatın diğer zorluklarından uzaklaşabileceği çok kıymetli bir kaçış kapısıdır. Birer birey olarak bizler, zaten günümüzün tamamında, sözüm ona manasız sosyal medya çöplüğündeki bir ton içeriğin sözde ders amacı güden içeriklerine maruz kalıyoruz. Bir öykünün yaşantımızı renklendirmesi ya da ilgi çekmesi için illa didaktik olması gerekmez. Hatta düşününce, çoğu zaman didaktik anlayış sanatın önündeki en büyük engellerden biri oluveriyor. Öyküde bir güzellik ve etki yaratmak, onu didaktik anlamda yazmaya çalışmaktan çok daha yeğ olabilir. Kaldı ki öykülerin tamamında insanlara ahlaki ders veren bir şeyi tırtıklamak bir noktada kendimizle çelişmek ya da olduğumuz yerde saymakla aynı şeydir. Bir eseri yazarken yalan söylemenin ne kadar kötü olduğunu anlatmak yerine, okuyucuya atmosferin derinliğini hissettirmek bireyin çıkış noktası olabilir.

Howard Phillips Lovecraft’ın öyküleri sizden cesur olmanızı ya da her zaman iyilerin kazandığı bir dünya anlatmaz. Bunun yerine okuyucu olarak bizleri kozmik bir dehşetin ve boşluğun içine çeker. Onun dünyası toz pembe bir yer değildir; orada kozmik bir karanlık kadar ürkütücü, belki yolsuzluğun ya da saf hastalıklı anlayışların hakim olduğu bir yer keşfederiz. Onun evreni anlaşılmaz, katkısız bir bilinmezlikle kaplıdır. Belki duymuşsunuzdur, The Music of Erich Zann, Lovecraft’ın en ürkütücü öykülerindendir. Burada bize yaşlı bir müzisyeni anlatır, ki besteleri dünyevi değildir ve benzersizdir. Lovecraft, büyük bir kusur olarak düşündüğü aşırı sarahattan burada kaçındığından, bunu en iyi öykülerinden biri olarak kabul ediyordu.

Robert Ervin Howard zamanında da insanlar günlük hayatlarının stresinden kaçmak için pulp dergiler okuyorlardı. Zaten iş hayatlarında veya hayatın getirdiği diğer alanlarda stresleri gerilen bireyler farklı dünyalardaki maceralara adım atmak istiyorlardı. Conan da bu dergilerden birinde yayımlandığında popülerliğini kazandı. Biliyorsunuzdur, Arnold Schwarzenegger ve James Earl Jones’un da birlikte rol aldığı, 1982 yapımı John Milius’un yönettiği şahane bir Conan the Barbarian filmi vardır. Conan, pek de öyle ahlaki değerlere önem veren bir karakter değildir. Aksine dümdüz, kütük gibi bir karakterdir. Hayatta kalmaya çalışır! Robert Ervin Howard’ın öyküleri bu yüzden atlı karıncaya binmekten ziyade lunaparkta gondola binip heyecanı yaşamakla eşdeğerdir.

Yukarıda bahsettiklerimin örnekleri Türk Edebiyatı’nda da vardır. Sizler de okumuşsunuzdur ama benim için en önemlilerinden biri Ahmet Hamdi Tanpınar’dır. Ben Tanpınar’ı Poe’ya benzetirim, çünkü tahayyülün ötesindeki rüyaların peşindedir, zamanı kurcalar. Bir ışık yandı mı? Evet. Abdullah Efendinin Rüyaları’ndan bahsediyorum. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nden bahsediyorum sandınız, değil mi? O da iyidir ama söz konusu yazı için Abdullah Efendinin Rüyaları daha mantıklı diye düşünüyorum. Türkçe en zengin dildir. Eh, hâl böyle olunca da bağlaçlarımız çok değerlidir. Burada çok fazla bağlaç kullanacağım için önden uyarayım istedim. Abdullah Efendinin Rüyaları’nda Tanpınar, madde ile ruh ve hayal ile gerçek arasındaki ikilemlerde gidip gelen bir adamın öyküsünü anlatır. Biraz gerçeküstüdür desem yeridir ama siz okuyunca ona karar verirsiniz.

Modern yazarlarımızdan İhsan Oktay Anar’dan zaten uzun uzadıya bahsetmek iyi olurdu ama Anar’ın kitaplarını anlatmak için ciltler hâlinde yazmak gerekir. Bu arada Anar’ı da Robert Ervin Howard’a benzetirim. O da macera dolu, her anı inişli çıkışlı ve bir lunapark trenindeymişsiniz ve size Anar’ın tüm kitaplarında kahramanlara eşlik ediyormuşsunuz gibi okursunuz. Ayrıca Lovecraft seviyorsanız, Mehmet Berk Yaltırık da okumaya değerdir. Yedikuleli Mansur en iyi örneklerindendir. Yanlış hatırlamıyorsam kitaplarını İthaki Yayın Grubu yayımlıyordu.

“Velhasılıkelam, spor terakki ediyor bizde,” demek isterdim ama konumuz o değil. Ne zaman velhasılıkelam desem, Nâzım Hikmet’in bu lafı gelir aklıma. Tamam. Bitiriyorum.

Velhasılıkelam, kıssadan hisse öyküler de değerlidir sizi maceradan maceraya sürükleyen, içinizdeki heyecanı doruklarda yaşatan bilinmezliklerle örülü öyküler de. Siz yeter ki okuyun, yazın ama kendinizi bir alanda sınırlamayın.

Öykülerden bahsetmişken, bendeniz bir yazar dostunuzun da öykülerini okumak isterseniz Bir Hayalperestin Kaleminden Öyküler kitabımı Google Play Kitaplar’dan e-kitap olarak okuyabilirsiniz. Kitapta ve internet sitemdeki Öykü Seçkisi‘nde yayımladığım öyküler dışında elbette öykü yazmaya ve kitaplarıma devam ediyorum. Ayrıca yeni öykülerimi çok fazla dergiye gönderdiğim için henüz onlarla ilgili bilgi veremiyorum. Dergiler de yayımlamaya değer görürse sizlerle seve seve bu bilgiyi paylaşacağım. Yeri geliyor bir arkadaşımdan öykülerimi edebine uygun bir dille İngilizceye çevirmesini de rica ederek, yabancı dergilere de öyküler gönderiyorum. Umarım çok iyi haberler veririm!



Yorum Yap