Yitik Ülke Öykü Akşamları’ndaydım

Kadir Aydemir’in Yitik Ülke bünyesinde, Şubat 2026’da düzenlediği Öykü Akşamları’na ben de katılmıştım. Etkinlikte yeni yarattığım dünyadan bir öykü okuma fırsatı da bulmuştum. O gece çok keyifli geçmişti, birbirinden değerli insanlar öykülerini okumuşlardı. Orada tanıdık yüzler görmek de mutluluk vericiydi. Kasım 2025’te Herhangi Bir Kız ya da Değil adlı kitabı Yitik Ülke’den yayımlanan Esra Ecem Öksüz de, kitabından güzel bir pasaj okumuştu.

Şunu söylemeliyim ki, ben öykülerimi insanların karşısında öyle rahatça okuyabilen birisi değilim. Belki gevezelik yaparım ama yazdığım öyküyle ilgili insanlarla karşılıklı konuşmaktan keyif alsam da, öykümü ben okuyacaksam biraz endişe ederim. Bu konuda yalnız olmadığımı ilk önce Haruki Murakami’nin Mesleğim Yazarlık (Ekim 2019’da Doğan Kitap’tan, Ali Volkan Erdemir’in çevirisiyle yayımlandı) kitabını okuyunca öğrenmiş, sonrasında etkinlikte de benim gibi birçok yazarı görünce içime su serpilmişti.
Siz öykünüzü kapalı kapılar ardındaki odanızda, bir çayırda, parkta ya da kafede yazarken güvende hissettiğiniz oluyordur. Ben de öyleyim! Luadun’Dal Efsanesi’ni yazmaya 2010’da dershanede yazmaya başladığımda, eserin sırasıyla üniversite sıralarını ve sonunda da beyaz düz beyaz masamın üzerinde tamamlanacağını hayal etmiyordum. Öykülerimin çoğunu da benzer yerlerde yazdım. Hatta beş altı tanesini askerlik hizmetimi yerine getirirken, koğuşta yazdığım olmuştu.
Şimdilerde yeni bir dünya yaratımı üzerine çalışıyorum. Bununla ilgili daha önce bilgi vermiş olabilirim. Gelgelelim, henüz tam anlamıyla açıklayabileceğim hâle gelmediğinden hâlâ saklı kalması daha iyi hissettiriyor. İşte, bu dünya için yazdığım öykülerden bir tanesinin ilk parçasını (ki yaklaşık bir A4 sayfası kadar) Öykü Akşamları’nda okumuştum. Öncesinde okunan öyküler yaşamdan çok alıntılar içeriyordu. Hatta etkinliğin moderatörü Kadir Aydemir, “İnsanlar yaşadıklarının öyküsünü yazar,” demişti. Ben öykümü okumadan evvel, yazdıklarımın yaşadıklarımdan ziyade, hayal ettiklerim ve yaşamadığım maceralarla dolu olduğunu söylemiştim. Hakikatten de öyle, zira ben Robert E. Howard, Michael Moorcock, Clark Ashton Smith ve Catherine Lucille Moore’u örnek almıştım. İngilizcede pulp fiction denilen ucuz roman kültürünün Türkiye’de de tutunması gerektiğini düşünüyordum. Hâliyle öykülerimde yoğun bir şekilde Kılıç ve Büyü (Sword and Sorcery) ile Tuhaf Kurgu (Weird Fiction) elementleri içeriyor. Bu dünyaya ait öykülerimde barbarlığın ve uygarlığın sonsuz çatışmasını, melankolik detaylarla süslenmiş kaderciliği işliyorum. Uygarlığın sahte ve çökmeye mahkum şaşasını barbarlığın saf, dürüst ve güçlü hâliyle harmanlıyorum. Melankolik öfkeler, kader krizleri, dehşet ve estetik çürüme ve büyüye olan hayranlığı, tutkuyu ve yalnızlığı yazıyorum.
Öykülerimde uygarlıkla alay eden bir erotizm, vahşi otorite ve grotesk öğeler var. Hâl böyle olunca öykülerin okuyucu kitlesi de çok daralıyor ve belki de yayımlanmama riski bile doğuyor. Gerçi bu riskin olmadığı Luadun’Dal Efsanesi’ni onlarca yayınevinde iletmeme rağmen yayımlamak isteyen bir yayınevi de çıkmadı. O konuya bilahare değineceğim.
Ben yukarıda bahsettiğim kültürün dünyamızda tutunabilmesi gerekiyor. Zira hayatlarımız saf, bal ve süte bulanmış değil. Hayatımızın her anında gördüğümüz bu detaylar insanın doğasını açık seçik bir şekilde ortaya koyuyor. Elbette vahşetin ve şiddetin her türlüsünü lanetleriz, öyle de olmalı ama bu elementleri değerlendirmek için antropolojik, felsefi ve edebi çok soruya cevap aramak gerekiyor. İnsan olarak baktığınızda doğada şiddetin bir hayatta kalma mekanizması olduğunu görüyoruz. Ne yazık ki, şimdi burada listelemek istesem sayfalarca sürecek olaylar silsilesinden kaynak alırsak, (ki siz de zaten tarihe geçmiş üzücü olayları biliyorsunuz diye düşünüyorum) uygarlık, insanın hayvani dürtülerinin üzerine çekilmiş bir cila gibi görünüyor. Barbarlık insanın doğal hâliyse, bizler doğru olmak zorunda olan etik kurallar koyarak bu dürtüyü dizginlemek zorundayızdır.
Edebiyatın ve sanatın bu alandaki rolü tartışmaya açık olsa da, gerçek hayatta şiddeti lanetlemeliyiz, zira biz insanlar empati kurarız ve toplumsal düzeni de korumak isteriz. Kurguda bunu arınma sağladığını görüyorum. Ben dâhil okuyucular, kendi içimizdeki ilkel öfkeyi ve hayatta kalma güdüsünü kurgudaki karakterler üzerinden deneyimler ve dışarı atarız.
İnsan doğası ilkili olduğunu inceleyen nice filozof geldi geçti. Ben sıklıkla gördüğümüz René Descartes’ın tözsel ikililiğinden bahsetmiyorum. Benimki daha çok antropolojik ve içgüdüsel ikililiktir. İnsan aklı hem akıl hem de dürtü varlığından oluşuyor denir. Akıl dediğimiz şey barışı, adaleti ve nezaketi ararken dürtü korunmayı, hükmetmeyi ve yok etmeyi arzular. İşte doğanın bir parçası olmamızın yanında, şiddeti de lanetlememiz arasındaki bağ evrimsel bir başarıdır! Yani doğadan gelip de doğanın acımasız yasalarını reddedip yerine ahlaklı yerleştirebilmemiz de bizi diğer hayvanlardan ayırır. Yine de amigdala seviyesinde hayvani mirasımız orada bir yerdedir.
Bir felsefeci olmadığım için size burada felsefi yorumlarda bulunamayacağım ama muhakkak aranızda felsefe alanında uzmanlar vardır ya da araştırmayı sevenler vardır. Ben yine de, kendimin anlayabileceği ve anlatabileceği basitlikte anlatacağım.
Descartes’ta zihin bedeni yöneten kutsal bir sürücüyken, ben öykülerimde bedenin genellikle zihni ele geçirdiğini gösteriyorum. Keşke size o öykülerimden birini paylaşabilsem de örnekle ortaya koyabilsem… Örneğin öykülerimdeki ya da size yukarıda örneğini verdiğim yazarların öykülerindeki bazı kahramanların akılları, vahşi arzularını dizginlemek yerine onlara hizmet eden araca dönüşüyor.
Gelelim benim yarattığım yeni dünyadaki öykülerdeki yansımasına…
Kontes bir kadın kahramanı örnek alalım, ki bu gerçekten öykülerimdeki dünyada yaşamış birisidir, tahtında bir kaplan misali oturması veya bir başka imparator kahramanın kadının tadını merak etmesi, onların doğal hallerine (yani barbarlıklarına) daha yakın olduklarını gösteriyor. İşte bu örnekler üzerinden düşündüğümüzde, sözde modern dediğimiz insanın taktığı o etik maskeleri, henüz takmamış ya da bilinçli olarak yüzünden indirmiş figürlerdir. Ha, elbette böyle figürlerin aksi pamuk gibi kahramanlar da yok değil. İşte tezat da bu! Dünyamız da böyle değil mi?
Ben yine fazla gevezelik ettim ama bunu yazmam gerekiyordu. Sizlere yarattığım yeni dünyayı tanıtırken yine bu konuya değinirim.
Şimdi Öykü Akşamı’na dönelim.
Ben yazdığım kroniklerden bir öyküyü okumak için önce biraz endişeliydim. Okumayı sürdükçe insanların tepkilerini gördüm ve bu bana heyecanla karışık bir güven verdi.
Öyküyü okumayı bitirdiğimde insanların beğendiğini görünce yazma arzusu daha fazla arttı ve o dünya hakkında konuşmak istedim. Gelgelelim, insanların vaktini o daracık zamanda çalmak doğru değildi.
Şimdi yeni bir akşam daha düzenlenecekmiş. O akşama yeniden katılıp, bir başka öykümün bir parçasını okumak istiyorum. Umarım, yine heyecanlanmam diyeceğim ama heyecanlanmak da güzel oluyor.
Unutmadan ekleyeyim, o akşam etkinliğe gelen Dr. Burcu Akkaya Telci de çok güzel bir yazı kaleme almış. Sağ olsun benden de bahsetmiş. Sizler de okumak isterseniz Yurdumun Sesi’nden okuyabilirsiniz.



Yorum Yap