En temel eğitim aileden başlar!

Sizler de takdir edersiniz ki, günümüzde yaşanan istenmeyen hastalıklı eylemlere ve olaylarla karşı sessiz kalmak mümkün değil. Ben genelikle böyle toplumsal şeyleri uzmanların değerlendirmesinden yanayım. Buna rağmen, biz vatandaşların da sessiz kalıp hiçbir şey söylemeden izlemesi doğru değil.

Hatırlarsanız, önceki yazılarımda, yazarken çeşitli müzisyenleri dinlediğimi belirtmiştim. Şimdi, yazarken Loreena McKennitt’in Never-Ending Road’unu dinliyorum. Tıpkı, Loreena McKennitt’in de söylediği gibi hayatımız sevinçlerimizle, kederlerimizle ve zorluklarıyla bitmek bilmeyen bir yolculuktur ve yolculuğumuzun sonu yoktur. Her nereye gidersek gidelim, her dönemeçte ve fırtınada dahi, sevilen kişinin varlığını hissederken tüm yolların aynı yere çıktığını fark ederiz.

Düşüncelerimizi hiçbir canlıya zarar vermeden, incitmeden ve korku içinde hissetmelerini sağlayacak tavırlar almadan aktarmak en medeni eylemdir. Ben de bu konuya dair kendimce, bir vatandaş olarak bir şeyler yazmak istedim.

Edmund Burke “Kötülüğün zaferi için gereken tek şey, iyi insanların hiçbir şey yapmamasıdır.” demiştir. John Stuart Mill de benzeri bir ifade kullanmıştır. “Kötü adamların, iyi adamların bakmaması ve hiçbir şey yapmaması gerekenden daha fazla bir şeye ihtiyacı yoktur.”

Şimdi, böyle düşününce siz de bir şeyler yazarak tepkinizi dile getirmek istiyorsunuz. Çünkü, ilgili devlet kurumlarında yer almıyorsak, bizler de vatandaş olarak işi ehline bırakmalıyız.

Bu konuya geçmeden evvel, gelin de şu yukarıda bahsettiğim, işin ehline bırakılması konusuna açıklık getireyim. İşin ehline ve liyakat sahibi insanlara bırakılmasını, gerek dini kitaplarda gerekse de bilimsel açıklamalarda görmemiz mümkündür. Büyük dinlerin dahi en önemli çağrılarından biri olduğunu okuyoruz. Kur’an’da, Nisa Suresi 58. Ayet‘te “Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğütler veriyor. Şüphesiz Allah her şeyi işitmekte, her şeyi görmektedir.” der. İncil’in Matta 25:14-30‘ünde Tanrı’nın her kula farklı yetenekler verdiğini ve bu yeteneklerin en verimli şekilde, doğru yerde kullanılması gerektiğini anlatan metinler var.

Ben bir teolog değilim, yani bu konuda, dinler arası mukayese yapabilecek akademik disiplin yetkinliğim yok. Ancak okuyan bir bireyim ve okuyabiliyorsam, mantıklı olan ile mantıklı olmayanı ayırabilecek düzeyde bireysel yetkinliğim olduğunu düşünüyorum. Siz de öylesiniz, yani okuyabiliyorsunuz. Neyin doğru ve neyin yanlış olduğunu konusunda yetkinsiniz demektir. Ancak akademik ve sosyolojik perspektife geldiğinde, bu aşamayı da ehline bırakmak gerekir. Bizler gördüklerimizi yorumlarken dahi, insanları incitmemeliyiz. Eminim, aranızda benzeri konuda yorum yapmak isteyen ve belki de hâlihazırda yorum yapmış epey insan vardır. Ben bu canilerin tarihten silinmek üzere, onları yüceltmeden sessiz kalmamamız gerektiğini düşünüyorum. İşte, burada da işi yine ehline bırakmak gerekiyor.

Şimdi, bunun benim yazmak istediğim bir başka tarafı da var. Açıkçası, toplumdaki derin yaraları, ekonomik sorunları ve eğitimdeki aksaklıkları çözmek uzun ve zahmetli olsa da en doğru çözüm olduğu gerçeği yadsınamaz. Burada video oyunları üzerinden örneklerle gideceğim. Suçu atmak için bir günah keçisi olarak başka şeyleri (video oyunları, diziler, sinema, kitaplar, vb.) hedef göstermenin doğru olmadığını düşünüyorum. Gelgelelim kadına şiddeti, silahlanmayı ve kötü davranışlar sergilemeyi yücelten ve ödüllendiren yapımları aynı kefeye koymuyorum. Onlar zaten kötü ahlaktan ibarettir!

Sanat, edebiyat ve medya toplumun aynasıdır. Aynada bir leke varsa, aynayı kırmak lekeyi temizlemez. İnsanlık tarihi boyunca, süregelen bir hastalık olan şiddetin kaynağını neden yanlış yerde arayasınız? 1800’lerde roman okumanın genç kızların ahlakını bozacağını ve 1950’lerde çizgi romanların suça teşvik edeceğini düşünmek, video oyunlarının şiddeti teşvik edeceğini düşünmek kadar abestir. Bununla ilgili sayısız araştırma yapıldı ve yapılmaya da devam ediyor. Bunlar gösteriyor ki, video oyunları ile fiziksel şiddet eylemleri arasında doğrudan bir nedensellik bağı yok. Şu an bile söz konusu araştırmaları halka açık bir şekilde paylaşılmış platformlarda okuyabilirsiniz. Milyonlarcası aynı oyunları oynuyor ama yalnızca toplumsal yozlaşmaya, sevgisizliğe ve adaletsizliğe maruz kalmış bireylerde şiddet eğilimi görünüyor. Bu hangi ülkede olursa olsun, dünya üzerinde gözlemlenebilen bir gerçektir. Vahim bir olay yaşanıyorsa bu sorumluluğu video oyunları, diziler, sinema filmleri mi üstlenecek? Bu tür olayların siyasi ve politik katmanda bir sorumluluğu yok mu? İşte, bunu da bir uzmanın özgürce ve düşüncesini sakınmadan yanıtlayabilmesi gerekiyor. Şahsen, ben uzmanı olmadığın için, endişeli bir vatandaş olarak bunu sormak istiyorum. Nasıl çözeceğiz? Medyada yasak koyarak mı? Haydi, yasak kondu ki Discord’a erişim yasağı var. E, onu da aşıp hâlâ bu hastalıklı eylemleri gerçekleştiriyorlar. Demek ki çözüm, engellemek ya da yasaklamak değil. O zaman benim aklımda şu soru oluşuyor; o zaman bir şeyi yasaklamak bunu engellemiyorsa sorumluluk başka bir yerde olabilir mi? Bunun uzmanları tarafından, ince eleyip sık dokunarak cevaplanması gerekiyor.

Ben, şiddeti önlemenin toplum ve aile yapısını iyileştirmeye, adaleti tesis etmeye, gelir adaletsizliğini gidermeye ve psikolojik destek mekanizmalarını güçlendirmeye devam etmeyi gerektirdiğini düşünüyorum. Özellikle ailelerin eğitilmesi bunun en önemli katmanlarının başında geliyor. Çünkü eğitimin temel taşı, şüphesiz ki ailedir. Eğer bir birey aile içerisinde, sağlam değerler üzerine inşa edilmiş toplumsal ve ahlaki sistemi kavrayamaz ve ayak uydurmakta zorlanırsa, toplumsal düzeni sağlamaya yönelik düzenlemeler de beklenen etkiyi yaratmakta yetersiz kalır.

Vicdan, etik ve toplumsal terbiye önce ailede başlar, ki bu hakikat, doğanın kanunları kadar aşikârdır. Bir ebeveyn çocuğuna iyi insan ol ya da güzel ve edebi kitaplar oku deyip, kendisi telefonda ya da çocuğunun istemediği şeylerle uğraşıyorsa yanlış burada başlıyor. Benim gördüğüm kadarıyla, çoğu ebeveynin atladığı bir şey var. Çocuk anlatılandan ziyade gördüğünü kopyalar. Çünkü davranışlarımız, sözlerimizden daha yüksek frekansta etki bırakır. Hani söz uçar yazı kalır derler ya, burada da benzer şey işler. Ailede empati, sorumluluk ve adalet gibi en temel değerler bile öğretilmediğinde, yasakların etrafından dolaşılacak yol bulurlar.

Kötü olayların önüne geçilmek isteniyorsa, ailelerin eğitilmesinin zorunlu olduğu gerçeğinin kabul edilmesi gerekiyor. Her şeyde olduğu gibi bu tür olayların da çözülebilmesi için işi uzmanlarına bırakmak gerekiyor. Bunu başka bir yolu yoktur!

Umarım, gelecekte kötü olaylar yaşamamamız için esas problemlerin çözülmesiyle önlemler alınır.



Yorum Yap