Ben derim ki, öncelikle kendinize hedef koyun. Eğer insanları farkı dünyalara götürmek istediğiniz konular varsa, kısa öyküler yazarak başlamanız daha iyi olacaktır. Örneğin, yazmak çok zor geliyorsa (ki gelmesin çünkü yazmak çok değerlidir) her gün beş cümle yazın. Biraz daha ileri gitmek için her gün benim yaptığım gibi iki bin kelime yazmak isteyebilirsiniz.
Benim bu zamana kadar deneyimleyip de öğrendiğim kadarıyla, yazarken perspektif ve ses egzersizlerinden, inşa ettiğiniz dünyalara, yapıya ve budamaya kadar pek çok yöntem var. Benim için işe yarayanları buraya yazıyorum, ancak bunları uygulamak istemezseniz de sizi zorlayamam. Zira neden ıspanak sevmeyen birisine zorla ıspanak yediriyoruz ki?
Diyelim ki, tıpkı benim gibi siz de kılıç ve büyü elementleri içeren bir öykü yazıyorsunuz. Yazarken rol değişimleri yapmayı deneyin. Bir olay yaşanmış ve bitmişse, doğrudan kahramanın gözünden anlatmak yerine handa içip içip sızan bir ayyaşın gözüyle anlatmayı deneyin. Belki de, okçuluk turnuvası için kontluğu ziyaret eden amber gözleri çakmak çakmak cevval bir avcının yakışıklılığını ya da orman sümbülleri kadar çekici bir sahirenin dillere pelesenk yasemin kokulu güzelliğinin dedikodusunu yapan nedimeler vardır. Böylece özenerek yarattığınız, sizi uykusuz bırakan ama tatmin eden dünyanızı yalnızca bir pencereden görmenizi engeller. Belki de unutulmaz yan karakterler de yaratırsınız. Neden olmasın? Çünkü herkes yapabilir, yeter ki isteyin!
Unutmayın, kendi sesinizi keşfetmek de önemlidir. Zira hepimiz kitap okuyoruz, buraya kadar okuduysanız muhakkak siz zaten okuyorsunuzdur. Sevdiğiniz yazarların kitaplarından hoşunuza giden pasajları bulun. Ardından bunu kendi yarattığınız dünyadaki bir olaya intihal yapmadan iliştirmeyi deneyin. Bunu doğrudan eserinizde kullanın demiyorum, egzersiz için ayrıca yazın. Bir süre sonra sevdiğiniz yazarların ritmiyle yazmaya başlarken, kendi sesinizin de oluştuğunu fark edeceksiniz.
Bir diğer konu yapı üzerine yapabileceğimiz egzersizlerdir. Yazdığınız eserler arasındaki bağlantıyı kuvvetlendirir. Biraz zor olsa da, elinizdeki malzeme sizin olduğu için hemen düğümü çözebilirsiniz. Yazdığınız herhangi bir öyküden ya da romandan önemsiz bir parçayı bulun. Mesela kahramanlarınız bir meydan pazarındayken, yanlarından süratle koşan bir adam narların sergilendiği tezgahı devirsin. Bu alelade olabilecek bir şey. Zira adam belki de hırsızdır ve nöbetçilerden kaçıyordur ya da bir yere yetişmeye çalışıyordur. Siz de bunu bir sonraki öykünüzü yazarken bağlayacağınız bir parça olarak kullanın. Narları satan tüccarın o günkü tahsilatı gecikeceğinden, tüccarlar loncasına haracını ödeyemeyecek. Loncanın hiyerarşisindekiler tahsilatı almak üzere belki de adamlarını gönderir. Kelalaka bir gün sizin kahramanlarınız geçerken olayı görür ve tüccara yardım eli uzatır. Düşününce yapılmayacak şey de değil hani.
Son olarak budama diyeceğim. Budama önemlidir. Klişe giriş oldu ama kaslarınızı güçlendirmek için en önemli egzersizlerden biri olabilir. Zira günde iki bin kelime yazdığınızı düşünelim. Sizce en büyük risk ne olur? Evet, bildiniz! Gereksiz uzatmalar. Öykünüzü yazarken zar attığınızı düşünün. Örneğin tamamladığınız ilk bin kelimelik içeriği alın, sahnenin atmosferini ve olay örgüsünü bozmadan bir miktar azaltın, bu yüzde on kadar bile olabilir. Özgürlük sizin elinizde. Burada cümleleri daha net belirleyip tempoyu artırabilmek için kendinize şans veriyorsunuz. Budama yaparken çoğu yazar sıfat ve zarfların gereksiz kullanımına da değinir. Ben gerekli görüldüğü yerde kullanılmasına karşı değilim. Yine de er cümlede sıfatları ve zarfları bol keseden saçarsanız metnin okunması zorlaşırken yoruyor da. Her yerde “kılıcın yalımını hızlıca savurdu,” gibi cümleler kullanmak yerine “kılıcı savurdu,” deyin mesela. Böylece yerleştirdiğiniz eylemlerinizi edilgenlikten kurtarırsınız ve fiileri güçlü kılarsınız.
Biraz da içimi dökmek isterim…
Ben bir yazar olarak geleneksel yayınevleri aracılığıyla çalışmanın zevkini tattığımı söyleyemem. Çünkü ne kadar uğraşsam da hiçbiriyle çalışma imkanı bulamadım. On yılı aşkın süredir kalem oynatıyorum. Yazması ne kadar kolay, değil mi? Gelgelelim, on üç yıl ya da on beş yıl desem ne değişecek ki? Elbette, insan dünkü kişiliğiyle bir sonraki güne uyanmıyor. Denk geldiğimiz her şey bizi değiştiriyor. Şu meşhur rüyalarımızdaki garip anlar, duyduğumuz bir cümle ya da okuduğumuz bir başlık dahi bizi değiştiriyor. Yani dünkü biz, yarınki bizin nasıl olacağını karar veriyor. Ben yine de on yıl olarak yazayım… Şimdiye kadar romanımın ve öykülerimin değerini biçecek yayınevleri veya editörlerle bir araya gelme imkanım olmadı.
Mürekkebini yuttuğum ilk deneyimim, 2008 yılında Luadun’Dal Efsanesi başlığını yazmakla başlamıştı. O günden itibaren Luadun’Dal’deki insanların başına gelmeyen kalmadı. Hani yazdığınız eserin türüne göre içinde yaşananlar da değişir ya, ben onun fantastik tarafından başlamıştım. Ben de her çiçeği burnunda yazarın yaptığı üzere, özene bezene ortaya koyduğu şey her neyse, yayınevlerine defalarca elektronik posta gönderdim. Ne yazık ki, onlarca yayınevinden bir elin parmaklarını dahi geçmeyecek kadarından yanıt aldım. Onlar da zaten olumsuzdu. En son Mart 2020’de radikal bir karar aldım ve parasını verip bir şansımı denemek istedim. Öyle de yaptım. Luadun’Dal Efsanesi’nin ilk iki kitabı işte böyle yayımlandı. Sonrasında geleneksel bir yayıneviyle çalışmayı arzuladığım için 2023 yılında anlaşmayı karşılıklı feshedip tüm haklarını devraldım. Ardından uzun bir süre Luadun’Dal Efsanesi’nin üçüncü kitabını yazamadım ya da yazmaya çalıştım diyeyim. Belki de şalopamın bir yerlerden su alıp yavaş yavaş batıyor olmasından kaynaklıydı.
Bir gün, şirket işlerini caz festivalinde sunmak üzere Magnesia Antik Kenti’ne seyahat ettik. Orada bir şey oldu. Sanırım sessizlik içinde kaldığınızda kendinizi de çok fazla dinleyebiliyorsunuz. Zihniniz sizinle konuşuyor ve siz de rahatça dinleyebiliyorsunuz… Burada üçüncü kitabı yazmam için güzel bir mesaj aldım. Magnesia Antik Kenti’ndeki hocalarıma ve değerli arkadaşlara buradan yeniden sevgilerimi iletirim. Ben İstanbul’a döndüğümde çalıştığım şirket ne yazık ki kapanmıştı. Hâlâ işsizim ve vaktimi de bir yandan iş aramakla gerçirirken yazmayı da ihmal etmiyorum. Aralık 2025’den itibaren Luadun’Dal Efsanesi’nin üçüncü parçasını yazmaya başladım. Daha da üzerine giderek bütün eseri yeniden elden geçirdim ve bir kitap hâline getirdim. Eser şu an toplamda yüz yetmiş bin kelime civarında ve karakterin yolculuğuyla başlayıp diyar boyutunda, herkesin dahil olduğu bir bütün hâline geldi. Geri dönüşlerin az olması Türkiye’deki yayıncılık piyasasının ekonomik durumu olabilir ya da editörlerin iş yükünden kaynaklıdır diye düşünmedim değil. Ama insan yılda iki kez eserini gönderip de yıllarca dönüş almayınca yeniden oturup düşünüyor. “Acaba,” diyorsunuz.
Üçüncü kitabı yazmak için kendime bir egzersiz planlamıştım. Zira ara vererek yazdığımda istediğim gibi gitmiyordu. Peki, ne yaptın da öyle birden bire çıkıverdi diyorsunuz değil mi?
Ben de defalarca yazmayla ilgili ktiaplar okudum, eğitimler izledim vesaire… Zamanında Stephen King’in Altın Kitaplar’da Türkçeye çevrilen Yazma Sanatı adlı kitabını okumuştum. Oradan aldığım bir tüyoydu aslında. Stephen King hedefin, kararlılığın ve sürekliliğin önemli olduğunu vurguluyordu. Gerçekten öyle olsa da bundan evvel de alışkanlığım vardı. Her gün yazmaya gayret ederdim ama parça pinçik olurdu. Bunu bir düzene oturttum. Her gün iki bin kelime yazmaya gayret ettim. Hafta sonları nedense kendime serbest alan bırakayım diye yazmadım. Ne yaptım? Müzeye gittim, kitap okudum, film ve diziler izledim, video oyunları oynadım… Hepimizin yaptığı şeyler işte.
Aralık’tan itibaren günde iki bin kelime yazmaya başladım. Ben hesabı yanlış yapmıyorsam, elli günde doksan dokuz bin kelime yazmış olmam gerekiyor. Zaten üçüncü kitap da ortamala doksan dokuz bin kelime olduğuna göre doğru diye düşünüyorum. Şimdi bu hedef tarafıydı ama ben sonradan öğrendim ki, aslında ben kısa öyküler yazarak başlasaymışım daha iyi olurmuş. Yine de bu beni durdurmadı ve ben evreni genişletmeye devam ettim.
Geçen bir yazımda paylaşmıştım; Yitik Ülke Öykü Akşamları’ndayken “İnsan yaşadığını yazar,” diye bir şey söylendiğini belirtmiştim. O kimi zaman doğru ama benim yazdıklarım için genel çerçeveden baktığınızda yüzde yüz örtüştüğünü söyleyemem. Zira ben hayallerimdeki dünyayı yazmayı seviyordum. Dünkü Deniz’in başından geçen bir olay yarınki Deniz’in, iki bin kelimelik günlük yazma egzersizini yaparken ortaya çıkaracağı içeriği şekillendiriyordu. Ancak bütünüyle yaşadığım şeyleri yazmıyordum. Şimdi düşündüm de… Belki de gerçekten insan yaşadığını yazıyor. Belki de açmaktan çekindiğim ve beni yoran duyguları öykülerime iliştiriyorumdur. Şu gece boyu rahat görünen ama beni içten içe öldüren uykusuzluğa sebep olan şeyler… Ya da iyotu bol, hırçın okyanuslar üzerinde pek çoğumuzun da deneyimlediği meşhur aşırı düşünmenin (ya da overthinking) sürüklediği, ufukta görünen deniz fenerinin ışıklarına ulaşmaya, yelkenin hoyrat rüzgarın inatçılığıyla savrulmasını durdurmaya çalışırken… Bir dakika…
Bir önceki cümleyi yazarken, bir şeylerin beni yeniden içten yemeye başladığını fark ettiğim oluyordu. Ben nefes alışverişimi tamamlayamadan cümleyi de tamamlayamayacağıma dair bir korkum da yok değil. Şimdilik burayı es geçerek, asıl anlatmak istediğim konuya yönlendireyim.
Bu içeriği yazarken Enya dinliyorum ve nefes alışverişlerimi düzenlemek için oldukça işe yaradığını söylemek isterim. Hatta şu an Caribbean Blue’nun dolgunmuş gibi başlayıp, aniden serin denizin dalgalarının sıcak kumlu sahillere vururken, ortaya çıkan iyot rayihasının ve ferah yelin yüzünüze vururken hissettirdiği rahatlığı taşıyor.
Yukarıda bahsettiğim gibi bence yazan bir insanın kendisine vereceği en güzel hediyelerden biri yazma egzersizidir. Çünkü yazma egzersizi, hayatınızda nicelik anlamında yazmakla ilgili kaslarınızı diri tutmanızı sağlayacak vazgeçilmez bir yöntemdir. Gelgelelim, ben bir eğitmen değilim. Yalnızca kendim için uyguladığım yöntemleri sizinle paylaşıyorum. Bunu bir ders olarak değil de, eserlerinin üzerine titrese de henüz yayımlatmamış bir yazardan öneri olarak alın. Bu arada iğnelemeden de edemiyorum. Ne yazdığınız değil de kimi tanıdığınızın önemli olduğu bir ortamda böyle dünyalar yaratmanız ne kadar üzüyor değil mi? Ama pes etmek yok!
Eh, sanırım bugün içimi döktükten sonra bir yandan da anlatmak istediklerimi anlatmış olmanın memnuniyetiyle yazımı burada sonlandırıyorum.
Bir de son zamanlarda söylemekten bıkmadığım bir şeyi de yazacağım. Sizler için de bir umut olur diye düşünüyorum.
“Ve unutmayın, bir yazarın yolculuğu asla sona ermez. Hele ki yaşayan bir dünya yarattıysa!”

Yorum Yap