Sizlere güzel bir haber vermek üzere bu yazıyı yazdım. Yeni bir öykü serisi üzerinde çalıştığımı daha önce söylemiştim ama bu öykünün ne ismi ne de cismi vardı. Yalnızca Yitik Ülke’nin öykü akşamları etkinliğinde, bu dünyaya ait öykülerimden bir tanesinin giriş bölümünün çok küçük bir parçasını okuduğumu belirtmiştim.
Meridya Kronikleri adını verdiğim yeni öykü serisi, janrına özgü çiğ ve vahşi dünyasıyla ön plana çıkıyor. Önceki yazılarımda (ki Yitik Ülke Öykü Akşamları’ndaydım adlı yazımda belirtmiştim), isim vermeden, bu öykülerin yoğun bir şekilde Kılıç ve Büyü (Sword and Sorcery) ile Grimdark öğeler içerdiğini yazmıştım. Ben Meridya Kronikleri’nde barbarlığın ve uygarlığın en çiğ ve açık çatışmasını işliyorum. Hatta eserlerini okuduğum ve kılavuzlarım olarak gördüğüm ustalardan da bahsetmiştim; Robert E. Howard, Michael Moorcock, Clark Ashton Smith ve Catherine Lucille Moore… Ayrıca zaman zaman Steven Erikson ve G.R.R. Martin’den de etkilendiğimi söylemek isterim. Gelgelelim, Robert E. Howard, Michael Moorcock ve ilgili janrdaki yazarların attığı temelleri kendim örnek alarak ama aynısını yazmayarak, kendi yarattığım dünyamda hak ettiği edebi bir dille inşa ettiğimi düşünüyorum.
Meridya Kroniklerine döneceğiz ama ben öncesinde üzerine titrediğim ve ilk göz ağrım olan Luadun’Dal Efsanesi’nden kısaca bahsetmek istiyorum.
Luadun’Dal Efsanesi’ni yazarken aklımda üçlemeden farklı bir yola sapıp da, hepsini bir kitapta birleştirmek gibi bir niyetim yoktu. Hatırlarsanız Luadun’Dal Efsanesi’nin ilk iki kitabı yayımlanmıştı. İlki Kayıp Şövalye, ikincisi ise Kızıl Çöl Yaprakları’ydı. Bir süre sonra, ben geleneksel bir yayıneviyle eserimi yayımlamayı istediğimden, mevcut yayıneviyle anlaşmayı karşılıklı feshettik. Ardından üçüncü kitap üzerinde daha fazla çalışıp onu da tamamladım, adı Yeni Krallık’tı.
Bir şey yazarken önünüze çoğu zaman düz bir yol çıkmıyor. Bazen farklı sapaklara girmeniz, belki de sert bir virajı aniden almanız gerekir. Ben de o anlardan birini yaşadım. İşte o gün, Luadun’Dal’in aslında yalnızca tek kitaptan oluşması gerektiğine karar verdim. Bu belki de çok heyecanlı bir haber değildir ama benim için oldukça heyecan verici bir hamleydi. Zira yazdığınız şey sizin en değerli parçanızdır. Bu dünyayı yaratır, yetiştirir ve gelişimini yazarken bile izlersiniz. Benim üzerine titrediğim ilk fantastik eser deneyimim Luadun’Dal Efsanesi olduğundan epey de özeniyordum. Üstelik özenle düşünüp kalem ve kağıt kullanarak bir harita bile tasarladım, ardından renkli bir şekilde dijitale aktardım.
Bir şeyi açıklığa kavuşturayım istiyorum. Luadun’Dal Efsanesi tamamlandı. Ben yayınevlerine yine eserimi gönderip yanıt almak üzere bekliyorum. Son hâlini yayınevlerine göndermemin üzerinden yaklaşık dört ay geçti. Bu yayınevlerinin masalarında çok fazla dosya olduğunu düşünürsek belki biraz daha zamana ihtiyacı vardır. Umarım en yakın zamanda olumlu bir geribildirim alabilirim.
Şimdi! Gelelim, Meridya Kronikleri’ne…
Beni uzun zamandır takip edenleriniz ya da yakın zamanda görüp de takip etmeye başlayanlarınızın aklındaki soruları bir bir yanıtlamaya çalışacağım. Aslında Meridya Kronikleri’ni uzun zaman önce planlayıp ve külliyatlarını yazmaya başlamıştım. Bu külliyatı, ocağımdaki yemeği lezzetlendirmek için dolabımda duran malzemeler gibi düşünün. Bu dünyayı tutarlı bir şekilde genişletmeme yarayan baharatları daha iyi seçmeme yarıyor. Burada imparatorlardan, krallardan, düklerden, konteslerden, lortlar ve leydilerden tutun da sıradan tüccarlara, şövalyelere ve sıradan insanlara kadar herkes var. Külliyata dâhil olan içerikleri yazarken, kendi ismimle değil sanki o diyarda yaşamış birisi eseri kaleme almış gibi yazmaya çalıştım. Örneğin Eliryon Hanesi’nin Doğmayan Şafağı adlı eseri ele alalım. Pahisar Alna adlı Meridyalı bir tarihçi yazar bu eseri kaleme aldı. Yani ben onun ağzından yazdım. Pahisar, eserinde Eliryon Hanedanlığı’nın çöküşünden bahsediyor. Bir başka eser Meridya’da Büyü Üzerine adıyla yayımlanıyor ama kimin yazdığı belli değil. Yalnızca birkaç kitabe kaynak alınarak, imparatorluk lisanına çevrilmiş.
Sizlere yukarıda iki farklı örnek verdim. Elbette bunları kurgulayarak yazmak zor olduğundan, bir günde çıkmıyor. Ancak, bazı zamanlar geliyor ki, bir günde bir hanedanlığın nasıl yükseldiğini ya da bir kralın savaşta dövüşürken kullandığı zırhın özelliklerini anlattığınız bir parça kağıda yazılmış kurgusal içeriği yazabiliyorsunuz. Bunun için yarattığınız dünyaya adanmış olmanız gerekiyor, zira bu dünya size ait ve kurallarını siz belirliyorsunuz.
Önce Meridya Kronikleri’nin ne olduğundan bahsedeyim.
Meridya Kronikleri, adından da anlayacağınız üzere birden farklı kişilerin başından geçen olayları, birden farklı yerlerde ve zamanlarda anlatan bir öykü serisidir. Öykülerin kronolojik bir sırası olsun mu, olmasın mı henüz karar vermedim ama okurken hangisinin önce, hangisinin sonra yaşandığını anlayabiliyorsunuz. Zira yazarken diyaloglarla hayat verdiğim karakterler yaşanan olaylardan bahsediyorlar.
Şimdilik sizlere Meridya’yı anlatmak için bir içerik paylaşayım.
Meridya İmparatorluğu’nun ulaştığı sınırlar, diyarın kimi sakinlerinin tahayyül ettiğinden bile ötelere uzanırdı. Henüz doğduklarında ellerine mızrak verilen cevval kadın savaşçılardan demircilikte yetenekli zanaatkarlara, ağzı iyi laf yapan tüccarlardan usta denizcilere kadar insanlar bu diyarda yaşardı. Onlara diyarın eğreti kuvvetinden beslenen çarpılmışlar eşlik ederdi.
Meridya’ya, gel zaman git zaman binlerce yıl süslü unvanlara sahip niceleri hükmetti. Hükümdarlar kimi zaman savaş meydanlarında cenk ederken bertaraf edildiler, kimi zaman oburlukları zevkleriyken zehir damlatılmış şarapların kurbanı oldular, kimi zaman da omuzlarındaki yükün ağırlığı altında kalıp kendi canlarını aldılar.
Meridya zalimdi ve zulmü, korkuyu, öfkeyi, habis eylemleri kendilerine silah edinmiş nice insana ve insan olmayanlara ev sahipliği ediyordu.
Her ne kadar diyarın acımasızları varsa da, kılıç sallayan usta eller kadar kaliteli işler ortaya çıkaran zanaatkarlar, bereketli toprakların yeşermesi için ter döken çiftçiler de vardı.
Cesurlar sözde cesaretiyle ahkam keserken, onur kimi yerde ayaklar altındaydı ve pek çoğu da toprağın altından çıkarmaya niyetli değildi.
Bu kubat diyarda ölüm, entrika, savaşlar ve habis gizemler bakiydi.
Meridya Mitolojisi’nde yer eden Sükûn Çağı ve Uyanış Çağı diyarın temelini oluşturdu. Sır Derya’nın kurumasıyla okyanuslar kurudu. Takvimler Kuraktan Önce (KÖ) ile Kuraktan Sonra (KS) olarak tarihlenmeye başlandı.
Sükûn Çağı’nda, İlk Tohum, ışığın ve karanlığın mükemmel dengede birbirini beslediği Kutsal Ebedi Boşluk’un rahmine düştü. Uyanış Çağı’nda İlk Tohum’un hayat üflediği ilahlar ve ilaheler, özlerinin farkına vardılar. Baba Tanrı Kut ve Ana Tanrıça Ece, insanları yaratırken sapkın ilahlar ve ilaheler, çarpık varlıklara hayat verdi.
Sükûn ve Diriliş Çağları’nın ardından yazılı tarihin başladığı Dört Krallık Çağı KÖ 5000 ile KÖ 1500 yılları arasına tekabül etti. Meridya’da dört krallığın yükseldiği ve mücadeleye giriştiği zamanlardı bunlar. Kuzeyde Kır Krallığı, doğuda Sedef Krallığı, güneyde Meridya Krallığı, batıda Pus Krallığı hüküm sürdü.
Kızıl Hasat Çağı, KÖ 1499 ile KÖ 1000 yılları arasındaki vahim olayların yaşandığı dönem olarak ağzılara pelesenk oldu. Kanların nehirleri boyadığı, toprağın bağrına düşen yüz binlerce canın yittiği yıllardı.
Diriliş Çağı, Meridya diyarının şekillenmesinde önemli rol oynadı. KÖ 999 ile KS 1 tarihleri arasını kapsadı. Meridya Krallığı ile Sedef Krallığı bu devirde yükselişe geçti. Meridya İmparatorluğu, zaman içinde varlığını diyarlarda belirgin hâle getirdi. Bu sırada, güney ve doğu diyarları zenginleşirken, kuzey ve batı diyarları çatışma içinde birbirlerine üstünlük sağlamaya çalıştı. Sır Derya’nın okyanusunun kurumasına neden olan Kurak da bu dönemde yaşandı.
Son olarak Büyük Dönüşüm Çağı hâlâ yaşanmakta olup, diyarın tarihini etkilemeye devam etmekteydi.
Meridya Kronikleri için şimdiye kadar yazdığım öyküleri okuduğunuzda, dünyanın içine doğrudan süzülebiliyorsunuz. Ben öykülerimi yazmadan evvel dünyalarını benimsemek için önce haritalarını çizerim. Hakim hükümdarlıklar, dağlar, nehirler, ovalar ve limanlar benim için daha belirgin hâle gelir. Sonrasında değişiklik yapmamın gerekmediği duruma gelene kadar üzerine çeşitli detaylar işlerim. Meridya’nın bir haritasını da tasarladım ve bunu suni deri üzerine bastırdım. Bu haritayı henüz burada paylaşmayacağım. Zira, tüm detayları size sunabilmek için bir internet sitesi hazırlığı yapıyorum. Aslında bunu denizkocaturk.com sitesinin altında yeni bir sayfa olarak tasarlayacağım ama henüz yapım aşamasında olduğundan eksikleri ve değiştirilmesi gereken yerler olabilir. Aşağıya açık bir bağlantı bıraktım, dilerseniz bakabilirsiniz.
Sizlere açmak istediğim Meridya Kronikleri’ni nihayet açıkladığım için içimde bir mutluluk yeşerdi. Ancak, beni daima kovalayan, rüyalarıma giren ve karşılaştığım bir takım olumsuzluklardan da bahsetmek istiyorum. Böylece Meridya Kronikleri’ni yayımlamadaki niyetimin ciddiyetini de aktarabilirim.
Bir yazar, eserini yazarken önce kendisi için yazmalıdır. Kendisi bunun iyi olduğuna karar verirse, ancak o zaman okurlarla paylaşmalıdır. Yani bir şey yazıyorsanız, öncelikle kendinizi ikna etmelisiniz. Yazarların kendi eserlerini yayımlamadan evvel savunma olması açısından böyle bir şey yazdığı oluyor mu bilmiyorum ama ben de bir açıklama yapmanın doğru olacağı kararındayım. Zira en çok geribildirimi bu açıdan alacakmışım gibi bir his var içimde. Ben bunları yazarken, bu öykülerin yalnızca erotizm, vahşet ve yozlaşma içerdiğini düşünmeyin. Zira temel aldığım janrda da temel bu değildir. Yalnızca özündeki bu öğeleri gizlemez ve bir enstrüman ya da araç gibi kullanır.
Ben öykülerimde zıtlıkların uyumuna, metaforların gücüne ve sert görünen şeylerin sönmeye mahkum olduğuna yer veriyorum.
Öncelikle şu erotizm konusuna gelmek istiyorum. Bu konuda inanılmaz yanlış anlaşılmalar yaşanabiliyor. Ben bunun üstüne bir örtü örtmeden, olduğu gibi açıklayacağım.
Hani Yitik Ülke Öykü Akşamları’ndaydım adlı yazımda da belirtmiştim ya, “Öykülerimde uygarlıkla alay eden bir erotizm, vahşi otorite ve grotesk öğeler var. Hâl böyle olunca öykülerimin okuyucu kitlesi de çok daralıyor ve belki de yayımlanmama riski bile doğuyor.” Olsun! Ben yazdığım şeylerin arkasındayım. Zira şehvetin getirdiği sıcaklık ve dirilik ile korkunun getirdiği soğukluk ve kuruluk arasındaki kontrastın net bir şekilde, estetik anlayışın önüne geçmeden ve pornografiğe girmeden yer verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Edebiyatın kuvveti de budur, kelimelerle o kadar güzel oynarsınız ki, kimseyi incitmeden ortaya bir eser koyarsınız. Örneğin, öykülerimdeki karakterlerinin yaşadığı bir olay anında, kaslarındaki sıcaklığın bir anda çekilmesi ve ağzının kuruması bu zıtlığı somutlaştırıyor.
Metaforların gücünü kullandığını belirttim, zira bazı öykülerimde benzetmeleri derinlikle kullanıyorum. Hem şehveti estetikleştirirken hem de karakterlerin işinde ustalaşmış ve dolayısıyla da yeri geldiğinde tehlikeli olduğunu sezdirdiğine inanıyorum. Yani orada, karakterin hissettiği korkuyu da şehveti de hissetmeliyiz. Arınmış bir ortamda olmasındansa gerçeklerin ortaya çıkmış tüm çıplaklığıyla aktarılması değerlidir. Keza bir karakterin hemen az önce arzuladığı karanlığı, örneğin, zehirli sarmaşıklar olarak görmesi ve gördüğü vücudun bir bataklığa dönüşmesi, benim yazdığım temalardaki (Sword & Sorcery ve Grimdark) öğelerin çiğliğini tam olarak yansıtıyor. Bazı öykülerimde, bir erkek karakterin en savunmasız, en vahşi ve en gururlu olduğu an malum andadır diye belirttiğim olmuştu. Korkunun, fiziksel bir tepkiyle bir karakterin erkekliğini anında söndürmesi, bu karakterin yaşadığı dehşeti okura kelimelerle anlatılabilecek güzel bir yoldur.
Şimdi eğri oturup, doğru konuşalım. Türkiye’de inanılmaz sadık G.R.R. Martin, Steven Erikson ve Andrzej Sapkowski okuyarak büyümüş devasa bir yetişkin fantastik okur kitlesi de var. Ben bu kitlenin, yerli yazarlardan, karanlık ve yetişkin fantastik öğelerin doygun olduğu tonları okumak isteyeceklerini düşünüyorum. Belki de piyasadaki büyük bir boşluğu doldurabilir.
Dürüst olayım, ben kalemimi asla ve asla, basılmaz korkusuyla evcilleştirmeyeceğim. Eğer işlediğim karakterlerin malum sahnelerde ve yaşadıkları olaylarda hissettiği şehveti ve korkuyu sansürlersem, öykünün tüm motorunu, özellikle de temel aldığım janrın ruhunu söküp atmış olurum. Ben istiyorum ki, bırakayım Meridya hak ettiği kadar karanlık, kanlı ve şehvetli kalsın. Doğru okur ve doğru yayıncı, bu cesareti benimle göğüslemek isteyecektir diye düşünüyorum. Zira Meridya’nın, kafamdaki dünyanın ne kadar tutarlı, vahşi, tensel ve kendine has bir mitolojik dokuya sahip olduğuna sizi de ikna etmem gerekiyor. Bunu da yazdıklarımın gerçekçi öğelerle süslenmiş fantastik içerikleriyle mümkün olacağını biliyorum.
Meridya Kronikleri’ne ait bir başka öykümden örnek vererek devam edeyim. Yarattığım cevval bir kontes karakter, Meridya’daki sözde medeni doğuluların ve güneylilerin yapay iffet anlayışını küçümsemektedir. Hatta granit tahtında kasıklarını örten yalnızca ince bir tüle rağmen, tüm çıplaklığıyla kuvvetini sergileyip oturması medeniyeti yozlaşmış, barbarlığı ise saf ve dürüst gören felsefesiyle bütünleşiyor. Açıkçası buradaki cinsellik ve cüretkarlık yalnızca göze hitap etsin diye yazılmış ucuz bir erotizm değildir! Bu karakter, gücünün doğaya yakınlığının ve medeniyetin sahte ahlak kurallarına meydan okuyuşun bir simgesidir.
Yaşadığımız dünyada bu cüretkarlık ve çıplak cevvallik vardı! Hatırlayın! Keltlerin ve Cermenlerin, Roma İmparatorluğu’nun zırhlı savaş makinelerine karşı dikilen Gaesatae adlı savaşçılarını bir düşünün. Bu adamlar yalnızca zırhları olmadığından çıplak dövüşmüyorlardı. Aksine, bunu bir korkusuzluk gösterisi olarak görüyorlardı. Zira düşmanlarına ölümden ve yaralanmaktan korkmadığınızı gösterdiğinizde üstünlük elde edersiniz.
Öyküleri yayımlamadan birkaç ipucu veriyormuşum gibi oluyor ama bunu yapmam gerektiği kanaatindeyim. Zira size bunları anlatmak için fikirlerimi dayandırmam gereken temeller olmalı, değil mi?
Bir başka öykümde iki karakterin arasında yaşanan olaylar bütünü, çok az rastlanan bir damarı yakalıyor. Efsun, inancın ve şehvetin iç içe geçmesi burada ön plana çıkıyor. Öyküdeki rehber rahibelerin vaazlarında bir takım söylemler var. Öyküye konu olan karakterlerden biri, sıra dışı bir birleşmeyi reddediyor. Zira her ne kadar bu anlamda bir girişimde bulunmak istese de, içindeki ilkel korkuyu ve saygıyı hatırlayıp geri adım atıyor. Yani, insanı hem cezbeden hem de dehşete düşüren tekinsiz inançların sistemine bağlı bir insan olduğu için yaşadığı olayı doğru dürüst değerlendiremiyor.
Ben dilin edebi ağırlığının yazarları koruduğunu düşünürüm. Eğer bir yazar sokak diliyle, estetikten tamamen yoksun veya tamamen pornografik amaçla yazılmış şeyler yazıyorsa, bunun sert eleştirilmesinin önünde bir engel zaten olmamalıdır. Ben yazdığım öykülerin arka planında ciddi bir mitolojik temel yaratmaya ve epik bir anlatım tonu ve dünya inşası elementlerini de kurgulamaya çalıştım. Bu edebi estetik, cüretkarlığını sanat ve türün doğası hâline getiriyor. Yani çıkıp da kimse Robert Erwin Howard gibi bir ustanın yazdığı Conan’ına ya da G.R.R. Martin’in Buz ve Ateşin Şarkısı’nda sırf içinde çıplaklık anlatısı da var diye pornografik diyemiyorsa, Meridya Kronikleri’ndekine de dememelidir diye düşünüyorum. Zaten eserde anlatılmak istenen ya da ön plana çıkarılmak istenen de bu değildir. Bu yalnızca, durumu anlatabilmek için bir araçtır.
Karakterlerin arasındaki derinliği de değerlendirmemiz gerekir. Birkaç öykümde gerek barbar konteslerin büyücüleri öldürüp, kendisine güvenen erkek kralları alaycı bir şekilde esir ve köle edip, haneleri yok etmek üzere yola çıktıkları intikam temalarını görüyorken, bir başkasında efsunlu zırhların dövülmesi için kendisini tehlikeye atan bir tüccarın memleketindeki kızının hayatta kalması için mücadele etmesi ve dostluk ilişkilerini görüyorsunuz. Bunlar çok basit örnekler, zira öykülere sağlam bir omurga kazandırması için bunları daha çok işlemek gerekiyor. Nihayetinde bir öykü yazıyorsunuz ve insanlar bunları severek okurken bir yandan da karakterlerin başlarından geçenleri hayal ederken boşlukta kaybolmamaları gerekiyor. Okur yalnızca cinsellik ya da vahşet bölümü okumadığını, arkada devasa bir dramanın ve kurgunun döndüğünü net bir şekilde zaten görecek. Okur çok zekidir, siz bir diyalog yazarken zarf kullanmasanız bile orada karakterin duygu durumunu anlayabilirler.
Bir başka konu da büyüdür. Ben öykülerimdeki büyülerin veya mistik öğelerin (gümüşi parlayan zift karası taşlar, rahimdeki zehirler, büyücülerin büyü yaparken yaşadıkları ölümcül sonuçlar, vb.) birer harika ya da hediye değildir. Bunlar tehlikeli ve yozlaştırıcı unsurlardır. Meridya’da büyü kirli, bedensel, yozlaştırıcı ve bir bedeli olan şeydir. Böyle bir dünyada büyünün kan, cinsellik ve zehir gibi doğrudan organik ve etsel unsurlarla birleşmesi gerekir. Burada büyü üreten ya da lanetlenmiş bir insanın çeşitli organizmalarının bir zehir veya şer yuvasına dönüştürülmüş olması kadar doğal bir şey olamaz. Meridya’da büyünün şerrine kapılıp nice krallıklar çökerken, büyü kullanıcısı insanların peşinden gidenlerin sonuçları bir delilikle de sona erebiliyor. Bunlar çoğu eserde de yok değil, ki zaten çok da iyi işleniyor. Öykülerimdeki bu detaylar, yalnızca göstermek yerine iktidar hırsını, insanların içindeki nefreti ve bastırılmamış vahşiliği bastırma çabasını hissettirmek için birer enstrümandır.
Her yazarın (özellikle fantastik dünyalar yaratanlar) dünyalarının nefes aldığını okurların bilmesini ister diye düşünürüm hep. Zira benim dünyam da öyle ve siz bir öyküyü okuyup bitirdiğiniz de bile o dünya yaşamaya devam eder. Meridya nefes alan, terleyen, kokan, yeri geldiğinde gülen ve eğlenen, acı çeken bir yerdir. Güneşin batışını kanlı ve irinli bir yaraya benzeten insanlar görürsünüz orada. Belki aristokrasinin kokuşmuşluğunu avamın sefaletiyle çarpıştırmak bir klasik olsa da, karakterler ak ve kara değildir. Herkesin gizli bir ajandası vardır, hırsı ve hayatta kalma iç güdüsünü ön plana çıkararak hareket ederler.
Sona yaklaşırken birkaç şeyi eklemek istiyorum.
Açıkçası, ben kendi adıma konuşayım, yazdığım eserlerdeki erotizme, vahşete, yozlaşmışlığa, mutluluğa, sevgiye ve çiğliğe ilgi çekmek için ya da ucuz bir pazarlama numarası olarak yer vermiyorum. Bunun yaşadığımız dünyanın doğasının bir parçası olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Sanki kılıçlar et kesmiyor, krallar yalnızca tahtta oturup felsefe yapıyor veya dünyadaki insanlar hiç arzulamıyor, sevişmiyorlar ya da yozlaşmıyorlar gibi davranmak istemiyorum. Bu karanlık fantastik dünyalarda iktidarın, gücün, hayatta kalma mücadelesinin ve ilkel dürtülerin olduğu bir yerde cinselliği ve vahşeti arındırmak etmek anlatıyı yapaylaştırır.
Meridya’yı inşa ederken bu öğelerin politikanın ve hayatta kalmanın birer aracı olduğun söylemek istiyorum. Bir öykümde barbar bir kontesten bahsettiğimde, karakterin çıplaklığı ve vahşi özgüveni, ataerkil ve verimsiz krallıklara karşı bir meydan okuma, bir tahakküm biçimi olduğunu gösteriyorum.
İnsanın en karanlık, en ilkel ve en gerçek hâllerini, bu çarpık öğelerin yozlaştırıcılığıyla sunmak da edebi ve estetik bir tercih olabilir, dürüst olayım bunu işlemek zormuş da. Karakterler acıktığında yemek yiyorsa, arzuladığında da sevişiyorlar ya da hayatta kalmak için bedenini bir silah gibi de kullanıyor. Bundan daha doğal fantastik bir realizm olamayacağını düşünüyorum.
Ben Robert Erwin Howard gibi usta yazarların attığı janrdaki temelleri kılavuz alarak, hak ettiği çiğlikle ve dille Meridya’da inşa ettiğimi düşünüyorum. Bu türe de yokmuş gibi davranılması benim ya da bir başka yazarın yazdığı gerçeğini değiştirmiyor ve yeni bir şeyler aramaya çıkan okurlar için Meridya’yı ve benzer janrdaki diğer yazarların dünyalarını fantastik realizm alanında gerçek bir vahaya dönüştürüyor.
Her yazıyı yazarken bir şarkı dinliyorum, belki de aynı albümün birkaç şarkısı bitene kadar yazıyorum. Bugün de o şarkılardan birini sizinle paylaşacağım. Bugün bu yazıyı yazarken Blood Star’ın Cold Moon şarkısını dinliyordum ama bir şarkıyla yazı tamamlanmadı, o hâlde tüm albümün ismini vereyim dedim. Blood Star’ın 2023 yılında yayınladığı First Sighting albümünü dinliyordum.
Meridya Kronikleri’nin alt sayfasını incelemek için tıklayınız. Henüz yapım aşamasında olduğu için eksikler ve değiştirilecek öğeler bulunmaktadır. İlerleyen zamanlarda daha geniş ve düzenli bir alt sayfa hazırlığı yaptığımı da bilmenizi isterim.

Yorum Yap